Başka Bir Siyasi Okuma Çağdaş Sanatın İçinde Mümkün mü?

Tıpkı ayrık otlarının bir ekolojisi olduğu gibi kötü fikirlerin de bir ekolojisi vardır.

Gregory Bateson, Vers l’écologie de l’esprit, 1980

4-13 Kasım 2011 tarihleri arasında gerçekleşen Amber’11, bu yıl Türkiye’nin politik ekonomik ve kültürel gündeminde ağırlık teşkil etmeyen bir temaya odaklandı: Öteki Ekoloji. Bu temanın ve sanat ile teknoloji üzerinden yapılan okumaların bugün hegemonyasını giderek güçlendiren “sanat + sermaye + sınıfsal dönüşüm” ağı ve bu ağ ile ilintili majör akışların yanındaki varlığı bile sanat eleştirisinin gündeminden kaçmamalı.

Çağdaş sanat işlerinin eleştirel okumaları, siyasi temsil (vertreten) ve sanatsal temsili (darstellen) birleştirerek hem metalaşmaya ve tahakküme aracı olmaya devam ediyor hem de hâkim yapıları, anlayışları ve formları tam da değişim söyleminin içinde yeniden üretiyor. Bu durum ise bugün Türkiye’de giderek büyüyen epistemolojik bir sorun gibi duruyor. Bu yargıyı pekiştirebilmek için ana akım medyada yer alan son işlere ve temalara bakmak yeterli. Burak Delier’in “Son General”i, “Hayal ve Hakikat” sergisi içinde İpek Duben’in “Aşk Kitabı” ve Halil Altındere’nin “Dans Edemediğim Devrim Benim Değildir” sergisi doğrudan politik okumayı, dolayısıyla ilişki kurma biçimini ve belirli bir toplumsallaşmayı tam da aksini iddia ederek önermiş olmuyor mu? Yoksa bu kuşkulu bir durum mu?

Kuşkudan eleştiriye geçişte akılcılığın yolu izlendiğinde gerçeğin bilinmesi, neden-etki ilişkisinin saptanması ile ortaya çıkan belirleme ya da determinasyon ile olanaklı olduğuna göre burada nedenselliğin ayrıcalığı, bir şeyin var olduğuna inanılmasını sağlamasındandır. Dolayısıyla nedenselliğe dayanan ve dolaysız bir siyasi okumayı öneren çağdaş sanat ve sanatçılar, ana akım arzu ve inanç güçlerinin akışına girerek hem eleştirel perspektiflerini ortaya koymaktalar, hem de hâkim olanın yeniden üretimini yapmayı sürdüren bağlar (attachments) haline gelmekteler. Böylelikle metalaşarak bir yatırım aracına dönüşen sanatın oluşan “yeni burjuvanın” arzu ve inançlarıyla etkileşimi de mübadele ilişkilerinin daha hızlı akmasına aracı olmakta. O halde bu noktada sanat eleştirmenine düşen, bu bağların neden değil, nasıl oluştuğunu irdelemek ve bu bağların ötesindeki minör hareketleri keşfetmeye çalışmak olabilir.

O halde bu noktada öncelikle mesele, temsili ilişkilerin ayrıştırılmasında gibi durur. Yani siyasi temsil ile sanatsal temsilin bir arada kullanılması sorununda…

Gayatri Spivak “Postkolonyal Aklın Eleştirisi” adlı kitabında temsil sözcüğünün iki anlamının birbirinden ayrıştırılmadan kullanılmasının anlam kayması yarattığına dikkat çekiyor ve tam da bu anlam kaymalarıyla sömürgeciliğin güncel halini açığa çıkaran epistemik ihlallerinin farklı alanlarda nasıl yapıldığını imliyor. (1) Temsil sözcüğünün ilk anlamı, siyasette ve hukukta olduğu gibi ‘birisi adına ya da birisi için’ konuşmadır (vertreten). İkincisi anlamı ise sanat ya da felsefede olduğu gibi öznenin imtiyazlılığını beyan eden ve ‘birini ya da bir şeyi yeniden sunma’ (darstellen) yerine kullanılmaktadır. Elbette, her iki anlam birbiriyle ilintili ancak burada Spivak’ın vurguladığı mesele, iki anlamın tek bir sözcük içinde ayrıştırılmadan kullanılmasının hem özcü ve kimlikçi politikayı (ekonomiyi) tahakküm edenin lehine olmak suretiyle yeniden üretmesi hem de epistemik şiddeti çoğaltmasıdır. Üstelik bu, tam da aksini yaptığını ileri sürerek gerçekleştirildiği için çok katmanlı ve titizlikle ayrıştırılmış okuma ve tercüme işlemlerini zorunlu kılmaktadır. Zira buradaki hegemonya, zorlamanın rızaya dönüşmesi ya da rıza yoluyla zorlanılan şeyin gerçekleştirilmesi gibi durmaktadır.

Çağdaş sanatta bahsettiğim bu sorunsal içinde temsil edilen “kadın”ı ele alalım. “Kadın” kimliğinin standartlaşmasının, tam da “kadın”a atfedilmiş işlev ve tanımların heterojen niteliklerinin fark olarak yeniden sunulması yoluyla kadını temsil eden tarafından yapıldığını görüyoruz. Bir çelişkiden bahsediyorum burada ve bu çelişki ile birlikte çalışmaya çalışıyorum. Böylelikle alt konumda olduğu belirlenen, tanımlanan ve sınıflandırılanın dinamik başkalığına dayanan eylem yollarının keşfinden çok onun adına, onun için ve onunla konuştuğunu ileri süren temsilci ya da aracı tarafından bir mülk edinme operasyonu söz konusu oluyor. Bir başka deyişle, “Kadın” kimliği, sanatçının doğallaştırma, gerekçelendirme ve normalleştirmeye karşı fark için kullandığı bir mülk haline geliyor. Sonuç değişmiyor. “Kadın-oluş”lar okunamıyor, “kadın-oluşlar”ın tercümesi yapılamıyor.

Şüphesiz sanatsal temsil ile siyasi temsili bir arada kullanan ve kendi “temsilci” konumunu var ederek bu konumun gücünü sahiplenen, bir yandan da tahakküm edenin bilgi-iktidarına karşı belirli bir güç elde ederek bunu bir mücadele ve direniş aracı olarak da kullanmakta. Ne var ki, bu mücadelenin felakete neden olan sonuçlarından hiç bahsedilmez. Hatta son günlerde “sanat + sermaye + sınıfsal dönüşüm” etrafında yeniden yerini yurdunu bulmuş bir güzelleme ağının sürdürülebilir kalkınma hedefi için yavan bir tekrar ile çalışılmış da olunur. Bu çalışmanın ve ağın (work + net) tasfiye edilenin yerine geçen yeni hegemonik figürlerle (yani örneğin sayısı giderek artan koleksiyoner ve potansiyel yatırımcılarla) ilişkiye geçmenin yaygın yollarından biri olduğu da aşikâr. Ancak özgünlüğe sahip olma isteği ve inancının asfaltladığı bu yol ile bir taraftan da alttakilerden biri(leri)nin, ‘kendini etnikleştirerek’ ve ‘kendini oryantalleştirerek’ yeniden sunabilir, temsil edebilir konuma geçebilmesi ve imtiyazlara sahip olabilmesinin bu kez çağdaş sanat bağıyla onanması da cabası… Bahsettiğim dolaysız siyasi okumalar öneren çağdaş sanatçıların üretim yolları, bu nedenle sorunsallaştırılmaya elverişli bir niteliğe sahip.

Dahası tam da bu süreç içinde rızayla kurulan meşru ağlar yoluyla direniş tahakküm edenin lehine içten örgütlenebilir ve yeni ayrışmalara yol açılabilir, hegemonik başka ilişkiler kurarak merkezileşilebilir, hâkim ve tahakkümcü konumuna geçilebilir. Kadına şiddetin sorunsallaştırıldığı çağdaş sanat işi ve etkinliği, sivil toplum tarafından yürütülen “Kadına Şiddete Hayır” hareketi ile ilişkiye geçecek ve Devlet’in bu konuda yasa çıkarma gücünü Devlet’e teslim ederek hâkim, tahakkümcü, otoriter ataerkil kodların varlığını tam da aksini yaptığını ileri sürerek yeniden üretecektir.

Niyetler ve nedenler önemli değildir artık burada çünkü Tarde’ın da vurguladığı üzere nasıl olsa “her monad kendi özel amacı doğrultusunda hareket eder, mücadele eder”. Önemli olan zihinler arası etkileşimler ve disimetrik ittifakların nasıl işlediğidir. Böylelikle, örneğin Birleşmiş Milletler’in yaptığı ana akım kalkınma hamlelerinin içinde katalizör işlevi oynaması talep edilen hâkim “kadın” tanımını yeniden üreten çağdaş sanatçı ve sanat işi, ekonomi-politik kodlamalar ve programlamaların içselleştirilebilmesine de aracılık etmiş olur. Örneğin ekonomik bağımsızlığını (!) kazanan “kadın” modelini taklit eden kadına böylelikle bankaların kredi vermesi ve bu kadının belirli bir kadın tanımını yeniden üretmesi de sağlanmış olur. Kalkınmanın sürdürülmesinde “kadın” a atefedilen işlev ve rol, tam da aksi yapıldığı iddia edilerek (kadının özgürlüğü simülasyonu) böylelikle yeniden üretilmiş olur.

Görüldüğü üzere ekonomik, politik ve kültürel üretim hatlarının birbirinin içine geçtiği bağsal ilişkiler ve etkileşimler söz konusudur burada. Ekonomi, politika ve sanat arasında bir süreklilik simulakrı kurulur. Çağdaş sanatın da eşlik ettiği epistemik ihlal, bu etkileşim ve üretim ağı yoluyla uygulanabilir hale gelir. Bu noktada vurgulamak istediğim iki husus var. Bunlardan ilki, kültürel üretim hatlarının ulusaşırı sermaye ile iç içe geçme süreci içinde güncel sanat ağlarında (da) ortaya çıkan toplumsal değişimin niteliği ile ilgili. Birinci ile ilintili ikincisi husus ise bu dönüşümün ekonomi-politiğin dönüşümüne yönelik güncel direniş örgütlenmeleri ve hareketleriyle kopuk (belki de zayıf?) duran düşünsel bağlarını kurmaya çalışmaya yönelik.

Bundan yaklaşık 200 yıl önce politikanın ekonomi ile bağının nasıl kurulduğunu sorunsallaştıran Marx, bizi aynı zamanda modern sömürgeciliğin nasıl yapıldığı ile ilgili tartışmaya da dâhil etmişti. Kapital’in ilk cildinde “modern sömürgecilik teorisi”nden bahsederken Marx, burada, gerçek sömürgeler, serbest göçmenlerin yerleştikleri bakir topraklar ve ekonomik anlamda Avrupa’nın bir sömürgesi olan Amerika Birleşik Devletleri’ni ele aldığını vurgulamıştı.

Sömürgeciliğe dair bu ekonomi-politik yaklaşım, bize aynı zamanda sömürünün güncel versiyonlarını da çağdaş sanat alanı içinde düşünme ve tartışmaya açma olanağı veriyor. Epistemik ihlal, meselesini açmaya çalışmamın nedeni bu. Bundan iki yıl önce Tekel İşçileri Direnişi’nin yalnızca bir “işçi” hareketi olmaktan çıkıp bir toplumsal adalet arayışına dönüşerek toplumun farklı kesimlerinden destek bulacak şekilde örgütlenebilmesi, bize daha sonra kitlesel boyutlara ulaşan Arap ayaklanmaları ve Occupy Wall Street Hareketi hakkındaki ilk ipuçlarını veriyordu. Sömürüye karşı gerçekleştirilen bu güncel direniş hareketlerinin ortak yanı ise politika ve ekonominin birbirinden ayrılması gerekliliğini vurgulayarak bunun nasıl yapılabileceğine dair sorular sorması…

İşte “Öteki Ekoloji”, bu bağlamda bize bu soruları tartışabilme alanı açan minör bir niteliğe sahipti. Sanat ve teknolojinin başka yollarla biraraya getirilmesi, siyasi, ekonomik ve kültürel üretim hatlarının hâkimiyetinden bir sapma arzusu ve inancı taşıyordu.

Ekolojinin bu bağlamda yalnızca bir çevre hareketi olarak değerlendirilmediğini bilmiyorum vurgulamaya gerek var mı? Bu konu, siyasi, ekonomik ve kültürel üretimin başka türlü nasıl yapılacağı ile ilgili son derece güncel ve çok boyutlu bir mesele. Bu konu, ahlaki bir mesele olarak da algılanmamalı. Tek kalan tekilliklerin sürekli aktif olmasının nasıl gerçekleştiği bu şekilde tartışılabilir belki de…

Ekoloji, oikos sözcüğünden gelen eco, yani ev ve logia sözcüğünden gelen çalışmalar anlamlarını birleştirir. Ekoloji, bu bakımdan sürekli değişen yer, yurd, tanıdık ve ev sayılanın çalışılmasıdır. Guattari’ye göre “Eko-lojik, Marksist ve hegelci diyalektiklerin yapmak istedikleri gibi zıtlıkları ‘çözmeye’ çalışmaz… Bu yeni ekozofik mantık, altını çiziyorum, kaza ile ortaya çıkan bir ayrıntının ortaya çıkmasından itibaren eserini yeni baştan ele alabilecek veya kazayla ortaya çıkan bir olayın aniden baştan öngörülen projeden saptırılıp, bu şekilde, daha garantili eski perspektiflerden yola çıkarak eserinde değişiklik yapacak bir sanatçınınkiyle aynı aileden gelmektedir…” (2)

Bu nedenle bugüne kadar birbirinden bağımsızmış ve ilgisizmiş gibi değerlendirilen farklı alanlar, kişiler, kurumlar ve örgütlenmelerin kendi içine kapalı olmayıp, bu eklektik ve disimetrik etkileşimleri okuyarak tercüme edebilmesi, aynı zamanda dinamik bir şekilde nasıl yerleşileceği ve yaşamın sürdürüleceği sorusuyla yakından ilgilidir. Peki düzenleyici, tanımlayıcı, yasa koyucu ilkelerin ve praxislerin mekanik bir şekilde benimsenmesinin yerine kendisi için geçicileşen, çok-katmanlaşan ve kıvrımlaşan (folding) yinelemelere göre başkalaşmak ve bir kaçış çizgisi oluşturmak nasıl olmaktadır? Yersizyurdsuzlaşma ile birlikte işleyen yeniden yerine yurdunu bulmalar ile kıvrımlar ve içe katlanmalar nasıl mümkün olabilmektedir?

Ölüm itiliminin sürekli pusuda beklediği ben (ego), ekosunda yani evinde, alanında, bedeninde, yurdunda, çevresinde temkinliliği ve dayanıklılığı kaybettiği andan itibaren geçtiği her yeri yerle bir etmeye hazır hale gelir. Temkinlilik ile dayanıklılığın kaybedilmesi bu nedenle gerek fiziksel, gerek politik (ekonomik), gerekse toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkar. Çağdaş sanatçının temkinliliği ve dayanıklılığını koruması (fitness?) seri üretim anlayışının getirdiği hız karşısında acaba “tereddüt”ten mi geçmektedir?

Bu bağlamda değerlendirilebilecek “ekolojik” felaketler, bu nedenle günümüzde dernekçi, cemaatçi, camiacı eski siyasi ve dini formların yeniden üretimini hızlandırır duruyor. Benzer arzu ve inançlara sahip olarak birbirini taklit etmek suretiyle disimetrik toplumsal ilişkiler kuranlar arasında kurulan dinamik ittifak ve uzlaşma ya da “güzelleme” ağları, tam da bu dinamik niteliğinden dolayı bugün temsili işlerin güncelliğini geçersiz kılıyor. Ancak anlamsal içeriğini kaybetmiş olmasına rağmen bu dolaysız temsili perspektifi benimseyen, çağdaş sanatçılar ve sanat işleri bu vesileyle belirli bir işlevi de yerine getirmiş oluyor. Bu nedenle sesi az duyulsa da başka bir perspektifi sahiplenenlerin eylemlerinin niteliklerine miyop bir şekilde bakmak gerekiyor.

İşte Öteki Ekoloji bu bağlamda dikkat çekiyor. Her şeyden önce biraraya getirilen işlerin seçiminde göz önünde bulundurulan son derece kritik bir hususu vurgulamak kaçınılmaz duruyor. Yeni teknolojiler, çağdaş sanat işlerinde yalnızca bir temsil aracı olmanın yerine henüz düşünülmemiş olanı araştırmak ve keşfetmek için kullanılıyor. Öte yandan teknolojiyi çağdaş sanatın araştırma ve bilgi üretme potansiyeli ile birleştirerek kullanmanın kendisi, içerik ve izleyici ile etkileşimin niteliğini de belirliyor.

Örneğin Ionnnis Michalous’un işinde bir buluta dokunmak, yani imkânsıza erişmek mümkün kılınıyor. Judith Butler’ın Occupy Wall Street hareketi içinde haykırdığı gibi, “… o halde imkansızı talep ediyoruz” (… then we demand the impossible) söylemi ile güncel politik, ekonomik ve toplumsal direniş arasındaki geçişlilik kolayca okunabiliyor. Derrida’nın “democracy to come” olarak ifade ettiği üzere burada tanımlanmış Özneler tarafından ampirik düzeyde geleceğe dair verilen bir söz olarak demokrasi ile toplumsal adalet, Michalous’un işinde sanatsal ve siyasi temsil ilişkilerinden sıyrılarak yaratma eyleminin gücüne vurgu yapıyor.

Sasa Spacal ise işinde bir fanus içerisinde bahçe bitkilerinin ürettiği karbondioksit ile sanal mikroorganizmalara hayat veriyor. Nefes almak ve hayatı sürdürmek için yerine getirilen sorumlulukların ve eylemlerin performatif niteliğine yapılan vurgu, burada yine yaratıcı bir şekilde ele alınıyor. Aracıların temellük edilerek araçsallaştırılması…

Son olarak Jalila Essaidi’nin şiddetin hüküm sürdüğü günümüz ekolojisinde kurşun geçirmeyen insan derisiyle bedensel eklentilerin ya da dönüşümlerin nereye varacağını bir kez daha sorgulaması siyasi, ekonomik ve kültürel üretimin etkilerine karşı dayanıklılığın ve temkinliliğin nasıl sağlanabileceği hususunda bizi yeniden düşünmeye davet ederek “insan” olma ve “insanlık” tanımını yerinden ederek yeniden yerine yurduna koyuyor.

Son bir noktayı belirtmeden geçmeyeyim. Bienal, Art Beat ve Contemporary İstanbul gibi devasa çağdaş sanat etkinliklerinin yanında minör bir niteliğe sahip duran Amber Festival’in perspektifi ve performansı, Türkiye’de yalnızca sanat alanında değil, siyasi, ekonomik ve kültürel süreçlerin iç içe geçtiği etkileşim ve ilişkiler içinde nefes alınabilmesini sağlayan bir Öteki Ekolojiyi oluşturuyor hakikaten de…

1 Spivak, Gayatri Chakravorty (2003) A Critique of Postcolonial Reason, Harvard University, Cambridge: London, s. 256–257

2 Guattari, Felix (2000) Üç Ekoloji, Çev. A. Akay, Bağlam: İstanbul, s. 38.