Epistemik İhlalin Çevirisi

Yetişkin, E. (2010) "Epistemik İhlalin Çevirisi", Toplumbilim Postkolonyal 
Düşünce Özel Sayısı, (der.) Ebru Yetişkin, No. 25, Bağlam Yayınları, Istanbul, s. 147-159

Madunları temsil etme amacıyla ortaya çıkan bu temsilciler, vekiller ve aracılar kendilerine ya da bağlı oldukları ağa dâhil olmayanın ve o ağı ilgilendirmeyenin ‘de’ ifade özgürlüğü ya da ekonomi-politik vahşete maruz kalmama özgürlüğü hususunda duyarsızlaşır, susar, sağırlaşır, eyleme  geçmezler.

Bir başka deyişle, madunu homojen ve sabit bir bütün olarak tanımlamak ve sadece her türlü alt ve aşağı derecede olan olarak düşünmek, onu hâkim neo-liberal ekonomi-politik yeniden üretim için bir gerekçelendirme aracı olarak işlevselleştirmektedir. Hâlbuki madunun pharmakon’u, ilişki kurduğu unsurlarla ürettiği düşüncelerin, ilişkilerin ve eylemlerin niteliğindedir. Madun ile gerçekleştirilen müzakereleri, desiseleri, hesaplamaları, ikna eylemlerini ve şiddeti eleştirerek ayrıştırmaya aracılık etmek, ‘çeviri yapmak’ olarak ifade edilirse, madun ile nasıl bir metin, nasıl bir düşünce, ilişki ve eylem üretilebilir? Hangi madundan bahsedilmektedir? Aynı kavramı kullanarak üretilen değişik ilişkiler arasındaki farkları okuyabilmek ve ifade edebilmek için hangi araçlar bulunmaktadır? Bu araçları değiştirerek ve yenileyerek farklı okumalar nasıl yapılabilir?

Bu sorular bağlamında hem madun kavramının gelişimini lineer bir tarihsel eksende takip ederek Antonio Gramsci, Ranajit Guha ve Gayatri Chakravorty Spivak’ın madun kavramını birbiriyle ilişkili ancak birbirinden ayrışan içeriklerle nasıl kullandıkları üzerinde duracağım, hem de ‘madun’ ile ‘yeni madun’ arasındaki farkı vurgulayacağım. Ayrıca madunun Türkiye’de aracı bir figür olarak işlevselleştirildiği birbirinden bağımsız mikro olayları epistemik ihlal bağlamında okuyarak çevirisini yapmaya çalışacağım. Bir yöntem olarak seçtiğim çeviriyi, madunun altı ve aşağıyı imlemesinden hareketle, metnin altında ya da aşağısında bir yer olan ve metinle ilişkisi içinde dinamik bir niteliğe sahip olan dipnotlarda yapacağım. Oluşacak metin, profesyonel, nomotetik sosyal bilimcinin ve metalaşarak simulakrlaşan “küreselleşme ile ona bağlı işleyen toplum” gibi bayağı kavramları mekanik olarak tekrar ederek birbirini hiç tanımadan yönetenlerin özeleştiriden yoksun bir şekilde yeniden ürettiği hâkim düşünce, kurum, eylem ve ilişkilere karşı bir meydan okuma denemesi olarak nitelendirilebilir. Aynı zamanda bu metin, epistemik şiddet ile epistemik ihlalin hızını kesmeye yönelik bir çağrı olarak da nitelendirilebilir; çünkü epistemik şiddet, hegemonik ilişkilerin yeniden üretilmesini sağlayan ve bu dengeyi güvence altına alan bir operasyondur. Bu operasyonun nasıl işlediğini ve hangi unsurları nasıl ihlal ettiğini araştırmak ise daha gerçekçi analizlerin yapılabilmesine ve başka olasılıkların düşünülebilmesine katkıda bulunmaya çalışmaktır. İşte madun kavramı, bu araştırmanın yapılabilmesini sağlayan “b(ağ)”dır (nettachment) ve epistemik ihlalin nasıl gerçekleştirildiği ile ilgili tartışma için bir giriş/çıkış yolu olabilir.

Madun: Metodolojik Bir Ölçüt ve Dinamik Bir Yer

Antonio Gramsci, İtalya’nın faşist döneminde bir toplumda sesi olmayan, kendilerini temsil edemeyen, toplumun işleyiş mekanizmaları içinde kendini ifade edemeyen işçiler, köylü kadınlar gibilerin klasik Marksist anlamdaki proleteryadan ‘başka’ bir durumda olduğunu belirtmek amacıyla altta ve aşağıda konumlananları ‘madun’ olarak ifade etmiştir. 1934 – 1935 yılları arasında, “The Prison Notebooks”ta madun sınıfların tarihini ‘metodolojik bir ölçüt’ olarak betimleyen Gramsci, madun toplumsal grupların, ekonomik üretim alanından doğan gelişmeler ve dönüşümler tarafından biçimlendirilmelerine rağmen hâkim politik formasyonlara aktif veya pasif manevralar yaparak katıldıklarını belirtmiştir. Buna rağmen kendi taleplerinde ısrar etmek için bu formasyonların programlarını etkilemeye çalışan madun grupların rızasını korumaya ve onlar üzerindeki kontrolü sürdürmeyi arzu eden yeni siyasal partiler ise yine tahakküm eden ve hâkim olan gruplardan çıkmaktadır. Sınırlandırılmış ve kısmi nitelikli madun grupların taleplerinde ısrar edebilmek amacıyla ürettikleri formasyonlar olsa da madun grupların özgünlüğünü ve özerkliğini ileri süren bu yeni siyasi formasyonlar, ancak eski yapı içerisinden çıkabildiği için bütünleyici özerkliği (örneğin ulus-devleti ve ilişkide olduğu tarihi) ileri sürmek durumunda kalmaktadırlar.

Günümüzde ‘madun sınıfların’ oluşumunu, niceliksel olarak yayılmalarını ve dinamik bir şekilde etkilediği ve tâbi olduğu zihniyeti analiz edebilmek için, ideolojisi ve amaçları sadece ‘belirli bir süre için’ uyuşan unsurları ekonomi-politik üretim alanındaki gelişmeler ve dönüşümler açısından incelemek gerekir. Böylelikle madun sınıfların, hâkim neo-liberal ekonomi-politik oluşumlarla doğrudan ya da dolaylı olarak ‘nasıl’ ilişkiye geçtiği ve kendi taleplerine sahip olabilmek amacıyla onun programlarını ‘nasıl’ etkilemeye çalıştığı da okunabilir. Ancak, madunun kapitalist anlatının ürettiği unsurların ortaya çıkardığı sonuçlar ve koşullar içinde hep dinamik bir niteliğe sahip olması gözden kaçırılmamalıdır. Zira madunun sabit bir kimliksel bütün olarak tanımlanması, epistemik ihlale neden olmaktadır ve bu konu sorunludur. Dolayısıyla, madunun bir kimlik ya da sınıf üzerinden kendisi için inşa ettiği bilinci ancak aşılması gereken bir aşkınlık olarak algılandığı takdirde bir metodolojik ölçüt haline gelebilecektir.

Madunun Rızasıyla Oluşan Meşru Ağlar ve Hegemonya

Madunun dinamik bir yer olması nedeniyle epistemik ihlalin çevirisini yapmayı zorlaştıran husus ise madunlar arasında birinin ya da bir birliğin onun adına, onun için ve onunla konuştuğunu ileri süren bir temsilci aracılığıyla bir bağ kurması, bir ağa dâhil olması ve hegemonik ilişkiler kurarak merkezileşmesidir. Ortaya çıkan yeni ayrışmalar, yeni oluşumlar ve yeni aracılar ile temsilciler (örneğin bir örgüt, bir siyasi parti ya da bir lider) madunların ‘rızasını alarak’ ve madunları ‘meşru bir yolla’ denetim altında tutmaya çalışır. Oysa madunlar yöneten sınıfların eylemlerine bağlı oldukları için birşeye ya da birine tâbi olmamak, onlar için yalnızca ‘geçici’ bir zaferdir. Ne de olsa,

“Yöneten sınıfların tarihsel birliği, Devlet bünyesinde gerçekleştirilir ve onların tarihi, esasen Devletlerin ve Devlet gruplarının tarihidir. Ancak bu birliğin basitçe hukuksal ve politik olduğunu (…) düşünmek yanlış olur; başlıca tarihsel birlik, somut olarak, Devlet ya da politik toplum ve ‘sivil toplum’ arasındaki organik ilişkiler sonucunda ortaya çıkar. Madun sınıflar, tanım itibariyle, birleşmiş değildir ve ‘Devlet’ olmadıkları sürece de birleşemezler: bu yüzden onların tarihi, sivil toplumun tarihi ile iç içe geçmiştir ve dolayısıyla Devletlerin ve Devlet gruplarının tarihiyle de [iç içe geçmiştir].

Böylelikle madunlar arasında onun adına, onun için ve onunla konuştuğunu ileri süren temsilci ya da aracı, tarihsel bir birlik kurmak amacıyla bir etnik, milli, dini ya da cins-kimlik ile ‘kendini etnikleştirerek’ ve ‘kendini oryantalleştirerek’ yeniden sunabilir (re-presentation / darstellen) ve temsil edebilir (representation / vertreten) konuma geçebilir. Tam da bu süreç içinde madunun rızasıyla kurulan meşru ağlar yoluyla madunların direnişi örgütlenebilir ve yeni ayrışmalara yol açılabilir, hegemonik ilişkiler kurarak merkezileşilebilir, hâkim ve tahakkümcü konumuna geçilebilir. Dahası yeni-sömürgeci tarafından üretilen ekonomi-politik kodlamalar ve programlamalar bu sayede içselleştirilerek mülk edinilir, bir mülk olarak muhafaza edinilebilir ve bir süreklilik simulakrı kurulabilir, yani epistemik ihlal uygulanabilir. Ne var ki o, bu durumda artık madun sayılamaz.

Madun tam da bu nedenle sabit değildir ve dinamik bir yeri imlemektedir. Madunun dinamik olma niteliğinden ötürü madunu temsil eden aracıların değil, ‘madunun izi’ sürülmelidir ve bu iz sürme, kopuşların da olduğu bir süreklilik arz etmelidir. Madunun izini sürebilmeyi sürdürebilmek ve epistemik ihlale maruz kalmamak için ise okuma ve çeviri metodolojilerini taktiksel olarak kullanmak gereklidir.

Sömürgecilik ve Bilgi-iktidar Üretiminin İrdelenebilmesi Açısından Madun

Madunu temsil eden biri ya da bir birliğin, bilgi-iktidar üretiminde İnsanı (İnsan’ın Adı’nı) ve İnsanlığı temsil etmeye dayalı teleolojik yaklaşıma dayanmasından ve bu yaklaşımın yol açtığı yetersizlik ile epistemik ihlali çoğaltmasından dolayı farklı bir yaklaşım kaçınılmaz bulunmaktadır. Bilgi-iktidar üretiminin irdelenebilmesi için ise, aynı biçim üzerinden üretilen farklı içerikler ve bu içeriklere bağlı olarak kurulup dağılan dinamik ve disimetrik ilişkileri analiz etmek gerekir. Madun kavramı bu bağlamda yeniden karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hususu irdelemeden önce sömürgeciliğin günümüz açısından ne ifade ettiğini yeniden düşünmek gerekir.

Bugün, katılımcılık, rıza, entegrasyon, uzlaşma, uyum, anlayış, hoşgörü olarak ‘içeriği sabitleştirilen’ unsurlar adına işleyen bir asimilasyon ve yadsımanın işlerlik kazandığı bir yönetim zihniyeti (governmentality) hakimdir. Dışarıdan gelen sömürgecinin sahip olduğu işlevleri ve sahip olduğunu ileri sürdüğü tahakkümcü konumu, yerli orta-üst sınıfa devretmesi yahut nihayet kaygıya ve tereddüde son veren ve işbirliği yaparak sömürgeciye eklenmeye ya da onunla yer değiştirmeye neden olan koşulların ortaya çıkması, hegemonyanın tanımlayıcı etki alanının genişlemesine yardımcı olmuştur. Dahası bu otorite, ekonomi-politik alanın sömürgecinin lehine yeniden üretilmesini kolaylaştırmıştır. Sömürgecinin yerini yerli orta-üst sınıfa devretmesi, sömüren ve sömürülen ikili karşıtlığına dayanan görünebilir ayrımla sömürgeciliğin asimilasyonunun artık (sözümona) geride kaldığına dair kanıyı güçlendirmektedir. Oysa sömüren ve sömürülenin günümüzde farklı durumlara nasıl adapte edildiği ile ilgili tartışmaya gönderme yaparak Spivak, sömürgeciliğin ne olduğunu bize yeniden hatırlatır:

“Yabancı bir ulus-devlet kendisini yöneten olarak kurduğu, kendi hukuk ve eğitim sistemiyle etki yaptığı ve kendi ekonomik çıkarı için üretim tarzını yeniden düzenlediği zaman, bu terimler [sömüren / sömürülen] kullanılabilir. Eğer sömürgeciliğin tek bir modeli olduğunu düşünürsek bu terimleri geniş ölçekli politik / coğrafi varoluşlara uygulamanın sonuçları korkunç olur. Öte yandan, değişik maceraların ve projelerin çıplak hatlarıyla verilen bu tanıma nasıl da uyan birşeye dönüştüğünü fark edebilmiş olsaydık, ilerlemecilik politikasına dair güçlü bir analize sahip olurduk… Bunun yanı sıra, eğer sömürülen yerlere bakarsak (…) büyük bir heterojenlikle karşılaşırız. Bu da bize kültürel ve epistemik dönüşümü çalışabilmemize olanak tanır.”

Sömürgecilik anlayışını yeniden tanımlayan ve güncelleştiren bu görüş, yabancı bir ulus-devlet tarafından sömürgeleştirilmemiş, Türkiye gibi ülkelerde kapitalizmin ve küresel sermayenin fetişleştirilmiş demokratikleşme ve kalkınma hedefleri üzerinden kurduğu hegemonyanın okunarak çevirisinin yapılabilmesi için sömürünün ve sömürülmenin koşulları ile epistemik düzenlemelerini irdelemeyi önermektedir.

Sömürünün ve sömürülmenin koşulları ile epistemik düzenlemelerini irdeleyen bir grup olarak Madun Çalışmaları Kolektifi, 1970’lerden 1990’lara kadar entelektüel bir başkaldırı hareketi olarak, bilgi-iktidar ilişkisi içinde tahakküm eden bir konuma sahip olmanın koşullarını ve sonuçlarını araştırmak amacıyla Gramsci’nin kullandığı madun kavramını farklı bir içerikle kullanarak sorunsallaştırmıştır. Yani bir biçim olarak kavramı tekrar ederek fark üretmiştir.

Tarihyazımına odaklanan bu kolektif çaba, arşivin kendisini ve disipliner formasyonu da sorunsallaştırmakla eş anlamlıdır. Tarihyazımının odak noktası olarak seçilmesi stratejik bir seçimden kaynaklanmaktadır; çünkü yöneten sınıfın kendini tanımlayarak kimliğini kurmasının yanı sıra yönetilenlerin (dolayısıyla bir hak olarak mülke sahip olamayanların ve birşeye / birine -belki de artık- sahip olduğunu hissedemeyerek kendilerini ‘sahipsiz’ olarak tanımlayanların) kendi özgünlüklerini kültürel ve politik anlamda imlemeleri, tarih üzerinden yapılmaktadır. Bir mücadele yeri olarak tarihin yapıbozumuna uğratılması sonucu ortaya çıkan ve daha sonraki yıllarda madun çalışmaları ile ilgisi olmayan yer de yine tam burası olacaktır. 1990’lardan sonra uluslararası iş bölümü ve sermayenin ulus-devletin işlevlerini değiştirmesiyle yöneten ve yönetilenlerin bazıları, politik ve ekonomik alanda ayrıcalıklı bir yere sahip olmak ve hâkim konumunu muhafaza etmek arzusu ile özgün ve özerk kültürel kimliklerini yeniden inşa etmeye ihtiyaç duyacaktır. Bu ideolojik tahakküm altında yeniden yazılan tarih, epistemik ihlalin şiddetle uygulandığı disiplinlerden biri haline gelecektir.

Madun: Disimetrik İlişkiler ve Alttaki Başkalık

Madun Çalışmaları Kolektifi, ulus-devletin ulus anlatısının inşası süreci içinde rızaya dayalı meşru bir yönetim zihniyetinin hayata geçirilmesinde işlevsel rol oynayan elitlerin ve burjuva-rasyonel kültürün kendilerini ötekileştirmeleri üzerinden özgünlük ve fark arayışlarını sorunsallaştırmıştır. Örneğin Homi Bhabha, ulus fikrinin nasıl yazıldığını açıklayabilmek amacıyla ulusun ikili anlatısal bir hareket olarak farklı söylemler içinde kurgulandığını vurgular.  Bir başka ifadeyle Bhabha, ulusun milliyetçi pedagoji için yalnızca tarihsel bir ‘nesne’ olmakla kalmayıp, ulus-devletin aynı zamanda karmaşık retoriksel stratejiler üzerinden kışkırttığı, konudan konuya atlayan ve anlamsal açıklamalar içinde yeniden üretilen ‘özne’ler olduğunu ileri sürmektedir. Burada ulusun yazılma ya da inşa edilme eyleminde özne ile nesne arasındaki mesafenin kapandığını ve insan olan ile insan-olmayan gibi kartezyen ikilikler arasında varsayılan ayrımın bulanıklaştığını imleyen bir yaklaşım vardır:

…bir anlatı olarak ulus (…) sembolik iktidarın bir aracı olarak cinsellik, sınıfa bağlı olma, yurtsal paranoya ya da ‘kültürel fark’ gibi kategorilerin ardı arkası kesilmez kayganlığını ulusun yazılma eyleminde üretmektedir… ulus, modernitenin simgesi olmaktan, modern kültür ile (ya da içindeki) ‘güncel’in etnografisinin semptomu haline gelir. Bakış açısındaki böylesi bir değişiklik (…) halkın, a priori bir tarihsel mevcudiyet ve pedagojik bir nesne olarak gösterilmesi ile anlatının performasında inşa edilen olması arasındaki gerilimde açıkça ifade edilmektedir.

Ulus-devletin modern kültürü ve güncel olanı anlayabilmenin semptomu olarak kodlanması nedeniyle birbirinden bağımsız-mış gibi gözüken unsurlar arasındaki anlamsal ilişkiler yeniden üretilmektedir. Bhabha, modern kültürü ve güncel olanı kavrayabilmek için hem tekrar tekrar gösterilerek eğiten (böylelikle hakiki ve gerçek bulunduğu için arşive alınan ve arşive dayalı birikimin de mevcudiyetini sürdüren) hem de bu tekrarlar sayesinde gösterilirken kendisini canlandıran ulusun bir semptom olarak okunması gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Gösterilirken inşa edilenin aynı zamanda gösterilen unsuru tekrar ve taklit ettiğine dikkat çekmek gerekirse, Bhabha, gösterilen ile gösterilirken inşa edilen arasındaki dinamik ilişkiyi sahip olma arzusu ile tartışır. Bhabha’ya göre, “[S]ömürgeci taklitçilik (mimesis değil mimicry), farkın öznesi (ya da konusu) olan ıslah olmuş, ayırt edilebilir Öteki için duyulan arzudur”. Sahip olma arzusunun başkalaşmaya neden olan tarafı ise, gösterilme ve gösterilirken inşa edilme sürecini etkinleştiren ötekileştirme “sürecinde” ortaya çıkmaktadır. Örneğin kısmi bir şekilde merkezileşen olarak ulus (ulus anlatısını) ve onun unsurlarını tekrar edenler, (yeni)sömürgeci tarafından premodern ya da “prepolitik” olduğu, bir medeniyet üretmediği, yeterli ve geçerli olamadığı gerekçesiyle gösterilerek (yeniden sunularak) dışlanmaktadır. Dışlayarak ve bir öteki göstererek kendini inşa etme süreci bu nedenle sürekli bir gerilim içermektedir. Öte yandan bu dışlama pratiğinin gündelik hayatın maddi alanında karşısına çıkarak tekrar tekrar yüzüne vurması ve kendisine karşı geliştirilenin şiddetine maruz kalınması nedeniyle de dışlananlardan bazıları değişmektedir ve dönüşmektedir.

Kısacası bu “süreç”, farklılaşmak ve özgünleşmek yoluyla ayrıcalıklı bir konuma sahip olmak için gerçekleştirilmektedir. Bu konumun sağladığı ayrıcalıkları (artı-değeri) (toplum olarak kodlananın yararı adına olsun ya da olmasın, fark etmez) fethederek bu ayrıcalıklara sahip olmak öncelenmektedir. Ne var ki madunlardan ancak ‘bazılarının’ tekrar ve taklit ettiği biçim, kendisini dışlayandan öğrendiği ile birleştiği zaman içeriğin de değişmesine, başkalaşmasına ve tanıdık olmamasına neden olur. Bir başka deyişle, gösterilenin ve gösterilirken inşa edilenin birbirine bağlı olarak değişimi, aynı biçimin korunması ancak içeriğin (öznenin ve nesnenin – artık ayrım kalmıyor) de başkalaşması koşuluyla gerçekleşmektedir. Bu karşılıklı ilişki süreci içinde oluşan alttaki başkalık ise, gösterilen ve gösterilirken inşa edilen arasındaki ikili dinamiğe odaklanıldığı için gözden kaçırılmaktadır.

İşte, epistemik ihlalin okunamamasına neden olan unsurlardan biri de aynı biçim üzerinden üretilen başka içerikler ve bu içeriklere bağlı olarak kurulup dağılan dinamik ve disimetrik ilişkilerdir. Bu başkalaşma süreci içinde sömürenin hâkimiyetinin sürdürüldüğünün anlaşılmasında ve ifade edilmesinde zorluk çekilmektedir. Bu geçişlilik sürecinde özne – nesne ayrımı üzerinden neyin, kimin, nasıl, ne için, nerede sömürdüğü /  sömürüldüğü “açıklanmaya” çalışılır. Yer / zihniyet değiştirmelerin daha hızlı yaşandığı bu istikrarsız durum, sabit olarak varsayılan özlerin kayganlığı, tanımlanamamazlığı, ifade edilememezliği nedeniyle bir kaygı yaratabilir. Tam da bu kaygı nedeniyle mülk olarak sahip edinilenleri muhafaza etmek için tekinsizliğin güdümünde tahakküm edenin otoritesine rıza gösterilmekte, tanımlananın, ölçütlere göre kategorilendirilenin altına girilmekte ve böylelikle tahakküm eden ve yöntennin hegemonyasının sürdürülmesine olanak tanınmaktadır. Hem sömürenin lehine işleyen, hem de madunlardan bazılarının ayrıcalıklı bir yere yerleşmesiyle oluşan daha güçlü bir hegemonyanın hâkimiyeti, taklit ile gelişen bu pedagojik anlatı ile güncellenmektedir. 

Tekrar İlişkileri Açısından Madun

Sömürenin ya da tahakküm edenin zorlamadan çok ikna ve rıza yoluyla otoritesini sağlamlaştırması lehine işleyen ve de madunlardan bazılarının ayrıcalıklı bir yere yerleşmesiyle oluşan daha güçlü bir hegemonyayı mümkün kılan bir diğer unsur ise ikili karşıtlıklara dayanan “Hegel diyalektiğinin sonunda herşeyi mazur görmesidir”; yani kusura bakmaması, hoşgörmesi, bağışlaması ve indirgeme yoluyla sonuca bağlayarak gerekçelendirmesidir. Bu hususla ilgili olarak Madun Çalışmaları Kolektifi’nden Chaterjee, sömürgecilik karşıtı milliyetçilik analizini yaparken içerisi / dışarısı ikili karşıtlığı üzerinden işleyen düzenin ortaya çıkardığı eksiklikler ve sapmalara dikkat çekmiştir. Burada Batı / Doğu ya da içerisi / dışarısı kartezyen ayrımını tekrar ederek özcü, genellemeci ve indirgemeci nitelendirmeyi yapan Chatterjee değildir. O, bu ayrımın yapılmasının koşullarını ve sonuçlarını analiz ederek aradaki farkın heterojenliğine, yani maduna, yönelmiştir. Bir başka deyişle Chatterjee, gösterilen ve gösterilirken inşa edilen arasındaki birbirine nüfuz eden ilişkileri tekrar dinamiği üzerinden ortaya çıkararak ‘başka bir şeyi’ imlemiştir.

Milliyetçi ulus-devlet yaklaşımına göre, Batı’nın kendini ispatlamış olduğu ve Doğu’nun da boyun eğdiği ekonominin, devlet işlerinin, bilimin ve teknolojinin maddi alanı imleyen ‘dışarı’da, Batı’nın üstünlüğü teslim edilmeli ve gerçekleştirdiklerinin üstünde dikkatle çalışıp bu unsurlar tekrar edilmelidir. Yani sömürgecinin merhalelere dayanan evrimsel tarih söylemi, bu kez milliyetçiler (ulusalcılar) tarafından sahiplenilmiş, böylelikle sömürgecinin ağına (onun hakiki ve gerçek olarak inşa ettiğine ve kodladığına) ve tahakküm yetisine sahip olunmuştur. Öte yandan, özgünlük ve fark arayışı ise kültürel kimliğin özünü oluşturan dil, din, özel hayat gibi manevi alanı imleyen ‘içeri’de ikame edilerek muhafaza etmeye yönelik arzuyu ve inancı yönlendirmiştir. Bu ikili karşıtlığa göre burada ‘normal’ olan, Batı’nın ve Batı’nın uzantısı ulus-devletin normlarına ve yasalarına uyanlar olarak değerlendirilmiştir.  Yöneten, tahakküm eden ve aşkın olarak kodlanan devletin ya da tanrının normlarına ve yasalarına uymayanlar, bu normlardan ve yasalardan sapanlar ve bunları sorgulayarak eleştirenler ise onun bağlı olduğu ekonomi-politik işleyiş için bir tehdit, bir güçsüzlük ve bir zayıflık olarak damgalanmıştır. Onlar sansür, yasaklama, kısıtlama, sınırlama, darbe, yok sayma, yadsıma ve zorla yerinden edilme gibi şiddet içeren stratejilerle baskıcı ve tahakkümcü bir yönetim zihniyetine maruz kalmıştır.

Burada ilginç olan, boyun eğme ve tahakküm etme ikili dinamiğine dayanan ilişkilerdense, orta ve alt sınıftakilerin bazılarının boyun eğerken tahakküm ilişkilerine girmesidir. Boyun eğenler ve tahakküm edenler gibi totolojik iki karşıt homojen grubun esas alınması durumunda bir sorun ortaya çıkar. Yani özgünlüğünü ve farklılığını kültürel kimliğin özünü oluşturan dil, din, özel hayat gibi manevi alanı imleyen ‘içerisi’nde tanımlayarak etnik, milli, dini, cins kimliklerin altına girenlerin oluşturduğu homojen cemaatlerin ve özcü kimlik tanımlarının varlığının kartezyen örgütlenme sayesinde sürdürülmekte olduğu gözden kaçırılır. Ne de olsa fark üzerinden yürütülen kimlik siyaseti ve onunla birlikte işleyen meta-pazar ekonomisi de böylelikle çalışabilir, çünkü her iki tarafın da sonuç olarak birbirinin varlığını oluşturması nedeniyle hoşgörülmesi, bağışlanması ve sonuca bağlanarak doğallaştırılması ve gerekçelendirmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Zaten içeriği sabitleştirilen hoşgörü ve uzlaşma anlayışından beklenen de budur. Bir başka deyişle, bağımsızlık, özgünlük, ilerleme, kalkınma ve demokrasi inancı ve arzusuyla etnisite, millet, dini inanç gibi köken ile ilgili kutsal sayılanların rasyonalize edilme biçimlerindeki çatışmaya karşı geliştirilen reaksiyonlar da boyun eğme ve tahakküm ikili karşıtlığını temel alan, tekillikleri yadsıyan ve ortaya doğru çeken yaklaşıma sahiptir. Dolayısıyla gösterilen ve gösterilenin inşa edilmesi sürecinde ortaya çıkan gerilimin taklit ve tekrar yoluyla doğallaştırılması ve gerekçelendirilmesi, bu reaksiyonların sürekli olarak yeniden düzenlenmesiyle mümkün olmaktadır.

Epistemik İhlalin Gerçekleştirebileceği Koşulların Sürekli Yeniden Düzenlenmesi

Doğallaştırma ve gerekçelendirmenin gerilim üzerinden nasıl işlediği irdelendiği takdirde din, devlet, ulus gibi aşkın, kutsal ya da dokunulmaz olarak gösterilen unsurların rasyonalize edilme biçimlerindeki çatışmaya karşı birbirine bağlı iki reaksiyonun geliştirildiği görülecektir. Bu reaksiyonlar, aşkın olarak gösterilenin inşa edilmesini, yani açıklarken ve eleştirirken aynı zamanda mevcut olanın tahakküm edenin otoritesini koruyacak şekilde sürdürülmesini sağlamaktadır. Bu reaksiyonlardan ilki, ötekileştirme stratejileri üzerinden kendi özgün, üstün, ilerlemiş, aydınlanmış kimliğini kuranlar tarafından geliştirilmektedir. İkincisi ise dini, dilsel, cins ve etnik kimliksel ayrışmaların çokkültürcülük yaklaşımı üzerinden bireyleşme özgürlüğü ve hak sayılmasını savunarak cemaatsel ve topluluksal (toplumsal da deniyor) kimlik formasyonlarının oluşmasını sağlayan ve bunun üzerinden kendi özgün, üstün, ilerlemiş, aydınlanmış kimliğini kuranlar tarafından geliştirilmektedir. Birinciler eleştiri ile hem kendilerini hem de öteki olarak gösterdiklerini var ederler (büyük çelişki) ancak bir yeri imledikleri için hem kolay okunurlar hem de süreksiz epistemeleri oluştururlar. İkincilerin ise okunmasında güçlük çekilir çünkü madunları temsil etme amacıyla ortaya çıkan bu temsilciler, vekiller ve aracılar kendilerini ya da bağlı oldukları ağa dâhil olmayanın ve o ağı ilgilendirmeyenin ‘de’ ifade özgürlüğü ya da ekonomi-politik vahşete maruz kalmama özgürlüğü hususunda duyarsızlaşır, susar, sağırlaşır, eyleme geçmezler. Bu iki reaksiyonun açtığı fay, tahakkümcü hegemonyanın dönüştürücü hareket alanını oluşturmaktadır. Farkın heterojenliği ya da alttakinin başkalığı olarak madun, bu noktada konuşamamakta, duyulamamaktadır.

Her iki reaksiyonun sonucunda, devlet ya da tanrı anlatısının oluşturduğu birlikten, ortaklıktan, paydaşlıktan, cemaatten, topluluktan ya da toplumdan kopmuş ya da sapmış olarak nitelendirilenlere ne olur? Burada bahsettiğim şey, kuşkusuz, bilgi-iktidarın üretim hatlarıyla ilişki kurmayan, kuramayanlardır. Onlar, madunlar olarak okunamaz, duyulamaz, dışlanır, adsız ve tanımsız kalır, kategorilere uymaz ve anlaşılamazlar. Ötekileştirilenler ve temsil edilerek yeniden sunulanların konuştuklarının yadsınmaması, laftan sayılması, işe yaramaz bulunmaması için her iki reaksiyondan birine taklit ve tekrar ederek sahip olunması beklenir. Genelleştirilerek, tektipleştirilerek, uymasalar dahi bir cemaat, tanım ya da grup kimliğinin altına sokularak tekinsizliğin yarattığı kaygı ve endişenin güdümünde, baskın ve hâkim olanın mevcudiyetinin sürdürmesine eşlik etmek durumunda bırakılırlar. Ayrıca bu kitabına uydurma yani a priori belirlenmiş ölçüte, yasaya, tanıma, kategoriye dâhil etme çabası, hem yeni oluşana yer açmak hem de yoldan sapanların tek bir yere sahip olmaları için tek koşul haline getirilir. Burada aynı zamanda, madunun eylem yollarından ve nasıl ilişkiler ürettiğinden ziyade madunun başkalarının eylemleri yüzünden ızdırap çekme yollarının tanımlandığı bir kullanım çabası da vardır. Bunun nedeni ezilen, yoksun olan, yoksul olan, haksızlığa uğrayanların hepsini tek bir tanım altında -yani madun tanımı altında- toparlayarak bir bütüne indirgemek, tekilliği ile ayrışacak olanı homojenleştirerek standart bir ‘veriye’ dönüştürmeye yarayan bir yönetim zihniyeti (governmentality) stratejisinin altına girmektir. Epistemik ihlalin gerçekleştirilebileceği koşullar böylelikle sürekli yeniden düzenlenebilmektedir.

Madunun ‘Mazlum’ ve ‘Mağdur’ Olarak Tanımlanmasının Tekrarladığı Epistemik İhlal

Madunun eylem yollarından ve nasıl ilişkiler ürettiğinden ziyade başkalarının eylemleri yüzünden ızdırap çekme yollarının tanımlandığı kullanım çabasıyla, örneğin madunun, kimlik politikalarının altına alınarak mağdur ve mazlum olarak tanımlanması yoluyla gerçekleştirilmektedir. Madunun, mağdur ve mazlum olarak tanımlanması durumunda neredeyse herkes madun olabilmeye uygun hale getirilmiş olur! Tekilliği ile ayrışacak olan, epistemik ihlalin sessizleştirme programına bu şekilde dâhil edilmektedir.  Oysa herkes ve herşey madun olamaz. Bugün birbirine tâbi olma ilişkisini şart koşan kapitalizmin yarattığı gündelik kent yaşamında neredeyse herkes bir haksızlığa uğramakta olduğunu ileri sürmekte ve daha fazlasına sahip olarak daha iyi yaşam koşullarına kavuşmayı arzu etmektedir.

Madun Çalışmaları Kolektifi’nin görüşleri idealist, özcü, neo-pozitivist ve neo-rasyonalist olarak eleştirilse de, madun kavramını bir biçim olarak tekrar eden ancak özcü ve kimlikçi içeriklerle ele alarak tutunan postkolonyal teori, özellikle 1990’larda, akademik üretimde kültürel çalışmaların ve politika üretiminde ise ona bağlı olarak benimsenen çokkültürcülük anlayışının hâkimiyeti nedeniyle yaygınlaşmıştır. Postkolonyal teori, farklı ulus-devletlerin ulusaşırı sermaye ile birlikte çalışma süreci içinde kapitalizmin dayattığı eşitsizliklere karşı “ortak” küresel, eleştirel perspektifin oluşturabilmesine işlev sağlayacak şekilde kuramsal bir araç işlevi görmüştür. Bu duruma karşılık epistemik ihlale dikkat çeken Spivak, madun kavramının, yalnızca yoksulları kapsamadığını, aynı zamanda sömürgeci özneyi üreten, kültür alanında ilerlemiş, gelişmiş ve doğruyu bilen olarak nitelendirilenlerin haklarından ve olanaklarından ‘yoksun’ olanları da kapsadığını ifade etmiştir.

Spivak’a göre madun, sömürenler ile geriye kalanlar arasındaki farkın heterojenliğini imlemektedir. Buna rağmen madunun, mağdur ve mazlum olarak ifade edilmesiyle, kendini bir haksızlığın kurbanı olarak niteleyenlerin ortak bir amaç etrafında bir araya getirilmesi, madunun önceden belirlenmiş sabit kimlik, tanım ve kategoriler altına sokularak ele geçirilmesinde işlevsel bir topos oluşturmuştur. Bir başka deyişle, ulusaşırılaşma ve milliyetçilik ile ilişkilendirilen ve statik olduğu varsayılan bir madun bilinci, neo-liberal ekonomi-politikaya dair bir doğallaştırma ve gerekçelendirme ile eklemlendirilerek işlevsellik kazanmaktadır. Bu nedenle Spivak, yersizyurdsuzlaşarak yeni bir yer-yurt tahsis edilen madunu “yeni madun” olarak ifade ederek madunun içeriğini ayrıştırmak durumunda kalmış ve yeniden yerine yurduna koymuştur. Yeni madun, uluslararası kapitalizmin etkisi altındaki adaletin oluşturduğu monolitik öznenin küresel modelidir. O, bu öznenin küresel modeli olmasına rağmen, her zaman ve ister istemez yerelde tasfiye edilmektedir. Bu nedenle küreselin yereldeki yüzü olarak kimlik politikaları, yeni madunun epistemik ihlali üretmesine aracılık etmektedir.

Madun: Aracılık Eden İşlevsel Bir Figür

Madunun kimlikler üzerine inşa edilen politikayla ilgisi yoktur. İkili karşılaştırma ve benzeştirme yöntemiyle standartlaştırılan, homojenleştirilen, tektipleştirilerek değişmez, sabit bir tanım içinde değerlendirilen kimlik, kategori ve tanımların içine tıkılmaya çalışılanlar, sınırları önceden belirlenmiş bu kamptan dışarı taşan tekillikleri ve ayrışık nitelikleri yadsınarak (çünkü bir türlü açıklanamazlar) törpülenir, kesip atılırlar. Modern anayasaya uyarak hep ortaya doğru çekilirler. Tek bir yere ve tek bir şeye sahip olma ile tanımlanma ve tek bir yere bağlanma, köksüzlük hissini böylelikle ikame edebilmektedir. Alt ve aşağı konumda olarak tanımlananlar ilerleme, kalkınma, gelişme, demokratikleşme ‘adına’ bir değişim yanılsaması yaratılarak tahakküm ederek sömürenlerin hegemonyasını sürdürülebilmektedir. Hâkim ve tahakkümcü sınıflar arasında ekonomi-politik geçici ittifakların yaratılması ve alttakilerden alınacak desteğin seferber edilmesi, ulusaşırılaşmanın ve milliyetçiliğin demokrasinin fetişleştirilmesi ile hak ve özgürlüklerin daha kardeşçe, eşitçe yaşama hakkı için dağıtılacağı çokkültürcülük anlatısı yoluyla sürekli yeniden üretilmektedir.

Taktiksel tekilliği ile ayrışacak olanın, tahakkümcü hegemonya tarafından kapılmasının bugün ekonomik ve politik ‘istikrar arzusu’ ile de mümkün kılındığı ileri sürülebilir. Ne de olsa istikrar, aynı zamanda bir tekrar arzusudur. Ekonomik ve politik istikrar, heterojen, ilerlemeci ve sarsak güçlerin uyguladığı hegemonyanın ve tahakkümün sürdürülmesini geçici ittifaklarla sağlar. Öte yandan geçici ittifaklara yol açabilen kendiliğindenlik ya da spontanlık, hâlihazırda bilinçli ve ilerlemeci olarak kodlananların sistematik eğitimi (Tarde’cı anlamda taklitle yayılma) sonucunda ürettiği tekrarı da bozabilme potansiyeline sahiptir.  Yani, spontan taktiksel tekillik, aynı zamanda tahakkümcü sınıfın reaksiyoner hareketi tarafından sahiplenilebilmektedir. Örneğin istikrarsızlığın bir türü olan ekonomik (siyasi) kriz, tahakküm edenin ve  ve hâkim olanın zayıflamasına neden olabilir. Alttakilerin ve aşağıdakilerin de daha fazla ezilmesine neden olduğu için bir memnuniyetsizlik, tekinsizlik ve bununla birlikte gelişen spontane çözümler ve köksapsal (rhizomatic) ilişkiler yaratır. Madunun kimlik politikalarına dahil edilerek gerek kendi madun konumuna rıza göstermesi, gerekse tahakküm edenin otoritesini koruması da bu süreç içinde ortaya çıkar. Böylelikle taktiksel takilliği ile ayrışacak olan, yani alttaki başkalık, tahakkümcü hegemonya tarafından ekonomik ve politik istikrar arzusunun güdümünde kaybolur. Dolayısıyla bugün istikrar, mevcut olanın kaybedilmemesi anlamında bir anahtar sözcük olarak kullanılmaktadır.

Öte yandan tahakkümcü grubun reaksiyoner hareketi, istikrarı korumak ya da yeniden sağlayabilmek adına, monolitik özne ya da yönetenlerin önceden belirleyerek oluşturduğu normlar, kavramlar ve bu kavramlar temelinde oluşturulan kurumlar, cemaatler ve grupları taklit ederek tekrar koşuluyla mevcut hegemonyasını sürdürmeye çalışır. Bu taklit sayesinde edindiği hegemonik yer ile (bu bir kimlik olabilir) alttakilerin ve aşağıdakilerin adına konuşur, onları temsil eder ve yeniden sunar. Bu kaotik ortamı aşkınlığın bir başka sureti olan polemik ve spekülasyonla (ya da spekülatif kurgularla) manipüle edebilir. Bunun sonucunda iktidara gelebilir veya iktidarını güçlendirebilir. Kendisini bir kimlik tanımı üzerinden madun ile özdeşleştirse de o, madun değildir. Unutulmamalıdır ki “[M]adun figürü, mecburen temsilin sorunları içinde aracılık eden” olarak konumlandırılmakta ve işlevselleştirilmektedir. Oysa tarih içinde değişen, yalnızca hegemonyaya sahip olanlar ve adlandırılarak ele geçirilenlerdir.

Ulus-devletlerin varlığının korunmasıyla işleyebilen ulusaşırı sermayeye dayalı küresel kapitalizm, ya da bireylerden oluşan toplum anlayışı, dışlayanlar ve dışlananların dışlaması eksenindeki içselleştirici bir ekonomi-politik kapitalist üretimi ortaya çıkarır. Konjonktüre göre sürekli yeni stratejiler geliştirilerek yeniden mevzilenilir, bu yeniden mevzilenme esnasında emperyalizm ve kapitalizmin yayılma hedefleri ile örtüşmeyenler gider, yerine yenileri gelir. Duyulan, gidenlerin ve yerlerine yeni gelenlerin sesleridir. Özgürlük, demokrasi, barış adına konuşan hegemonyacıların, çokkültürcülerin, kimlikçilerin, milliyetçilerin ve cemaatçilerin sesleridir. Madunun değil. Ataerkil, cins-kimlikli, otoriter, sömürü zihniyeti yerinden bile kımıldamaz. Bu durumda ancak madunun eylemleri, düşünceleri ve ilişkileri ile ürettiği dinamik hareketin niteliği okunabildiği takdirde ayrıştırıcı olan ortaya çıkarak çeviriye imkân tanıyacaktır.

Aşağıdakilerden Öğrenmeyi Öğrenmek ve Aşağıdan Aydınlanma

Madunun konuşamaması meselesi ile madunu temsil ettiğini ileri sürenin -güncel kodlarla örneğin entelektüelin- epistemik şiddeti üreten bilgi-iktidar ilişkisi burada yeniden karşımıza çıkmaktadır, çünkü “bilmeyen, kendisi adına konuşmayan ve temsil edilmeyen madun özne yoktur; entelektüelin çözümü temsilden kaçınmak değildir. (…) Sorun, temsil eden entelektüele cazip bir nesne önermek için öznenin izlediği yolun izinin sürülmemiş olmasıdır.” Burada öncelikle dönüştürülmek istenen açıklayıcı ve anlatısal unsurları öğrenerek dondurmak, sabitleştirmek ve mutlaklaştırmak değil, hem öğrenmek (learn) hem de öğrenmeyi bırakmak (unlearn) gereklidir. Bu, birşeyleri öğrenmekten vazgeçerek alt ve aşağı konumda olan ‘başka’ birşeyi öğrenebilme yetisini geliştirebilmeyi ifade etmektedir. İşte burası “her kaçışın aynı zamanda bir tekrar olduğu”   yerdir çünkü süreksizliğin süreklilik ile birlikte işlediği bir operasyondan bahsedilmektedir.

Direnişin ya da direnen olarak nitelendirilenin cazip bir araştırma ya da arayış biçimi olarak ‘dondurulması’, aynı zamanda bir taklit modeli inşa etmektir. Temsilin ve yeniden sunmanın biraraya geldiği bu taklit modelinin inşasında tekilliği yadsınanların eylem yolları ve ne söylediği önemli bulunmayabilir. Tekrar ve taklit ile gerçekleştirilen gündelik hayatın içindeki küçücük eylemler ve dönüşümler sıradan, bayağı, harcıâlem ve alelade bulunarak makro olarak nitelendirileni açıklama hususunda yetersiz kalabilir. Hâlbuki madun ile tam da ‘neyin söylenemediği’ ve ‘bir ifade tarzı olarak eylem yolları’ öncelenmektedir. Örneğin kırsal madun da, burada karşımıza çıkar. Madun, hep küçük kalacaktır çünkü “madun, gücünün, olanaklarının ya da onları nasıl geliştirebileceğinin bilincine sahip olmayandır”. O, bir ergin olamama halidir. Spivak, ergin olmayı öneren Aydınlanma yerine “alttakinden / aşağıdakinden öğrenmeyi öğrenerek aşağıdan aydınlanma”yı önermektedir. Spivak’ın Madun Çalışmaları Kolektifi’ne önerdiği de budur; yani “direnişin metinlerinde ima edilen ‘özne’, yalnızca baskın gruplar içindeki sömürgeci özneye karşılıksız olarak sunulan anlatısal onayların karşı-ihtimaline hizmet edebilir. Postkolonyal entelektüeller, ayrıcalıklarının kendi kayboluşları olacağını öğrenmiştir. Bu nedenle onlar, entelektüellerin bir paradigmasıdır”. Kendileri için bir madun bilinci varsaymazlar. Spivak, kolektifin daha ilk yıllarında ifade ettiği bu görüşü, “A Critique of Postcolonial Reason”da da postkolonyal entelektüellerin imtiyazlı yahut ayrıcalıklı kılınmasının aslında kendi sonlarını getireceği ve kendi hezimetleri olacağını ileri sürmüştür. Çünkü bir ikili karşıtlık tuzağının (anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-globalist vs.) içinde konumlandırılarak heterojenlikleri ve farklılıkları silinmektedir. Bu ayrıştırmanın amacı, özellikle 1990’lardan itibaren ‘yeni madun’u üreten ve kendilerine mal ettikleri adla “postkolonyal eleştirmenler” ile denk tutulmaya karşı gösterilen entelektüel bir direniştir. Bu aynı zamanda hâkim ve baskın olan akademik öznelerin ikili karşıtlıklar temelinde işleyen sabit, tutarlı, durağan, dogmatik, tanımcı, açıklayıcı, normatif ve özcü yargılardan dikkatle kaçınması gerektiğine dikkat çekmeye yönelik bir vurgudur ve işbölümünü düzenleyen epistemik şiddete bir kez daha işaret edilmektedir.

Nasıl Hareket Edeceğini Bilenler ile Bilmek ve Öğrenmek için Hareket Edenlerin İlişkileri Arasındaki Başkalık

Madun Çalışmaları, yukarıdan dayatılan öncü ve özcü rasyonel çözümler hususunda uyarıda bulunmuştur. Hâlbuki başkalık, nasıl hareket edeceğini bilenler ile bilmek ve öğrenmek için hareket edenlerin ilişkileri arasındadır. Elbette her iki kümenin birbiri ile kesiştiği yerler ya da bu kümelerin tek bir noktasına değen tanjantları ayrıştırmak esas meseledir. Mesele, bu başkalığın silinmesinde, okunamamasında, ekonomi-politik üretim sürecinde kullanılamamasındadır. Bu başkalık, her ne kadar etik yönden değerlendirmeye pek uygun olsa da, epistemolojik yönden irdelenmeye ve yorumlanmaya ihtiyaç duymaktadır. Çünkü kapitalizmin alttakilerin ve aşağıdakilerin ezilmesine neden olan koşulları dayatmasına istinaden bu durumun örneğin vicdana ve merhamete sığmayacağı görüşü, haklı da olsa, küresel sermayenin politik çıkarlarıyla uyumlu olan dinsel cemaatler gibi özcü ve kimlikçi ağları yeniden üretmekte; tahakkümün yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla burada hem bilgi-iktidar kompozisyonunun normun, normal olanın ve doğru olanın kim, ne, nasıl ve ne / kim için olması gerektiğini açıklayan, tanımlayan, temsil eden ve yeniden sunan önermelerden bahsediyorum. Hem de katlanılamaz bir yükün altında biyo-iktidarın koşullarından ve kendinden kurtularak geçici bir süre için olsa rahatlamayı, haz almayı sağlayan bağların önermelerinden bahsediyorum, çünkü bu önermeler beraber işliyor.

Son olarak belki de eklenmesi gereken, postkolonyal teorinin de nihayetinde epistemik şiddete maruz kalmış ve kendini feshetmiş olmadır. Batı düşüncesini yanlışlama gayreti içinde iken sahip olunan başkalıkların, “postkolonyal teorisyenler” tanımıyla bir bütüne, bir farka, bir kimliğe indirgenmesi genelle(n)meye yol açmış ve Batı düşüncesinin öncelenmesine güvenilirlik sağlamıştır. Ava gidenin avlanması hikâyesinin bir başka versiyonu… Spivak, bu konuyla ilgili sömürge-sonrası öznenin de sömürgeci özneyi yeniden kodladığını ve yerli kaynağı (native informant) kendine mal ettiğini eleştirir. Hem teorik ya da teorici elitin hem de kendine verdiği adla (self-styled) kentli, çokkültürcü akademik pratisyenin onaylanmış cahilliğini felsefe, edebiyat, tarih ve kültürü “A Critique of Post-colonial Resaon” adlı çalışmasında yapıbozumuna uğratarak göstermeye çalışmıştır. Yani açıklayanı, açıklanan konuma getirerek temsile temel sağlayan gerçekliğin asla sabit olamayacağını, kullanım değerine ve koşuluna göre değişime açık olacağını sergiler. Yapmaya çalıştığı, kendi ifadesine göre, “yeni bir okuma siyaseti”dir. Bu bağlamda Spivak, madun ile ilgili görüşlerini şöyle vurgulamıştır:

“1) Postkolonyal ya da etnik azınlık üyesi olmakla, ‘madun’ olmayız. Bu sözcük [madun] sömürgeleştirilmemiş alanın heterojenliği için rezerve edilmiştir. 2) Madun grupların bir üyesi ile yurttaşlık ya da kurumsallık devreleri arasında iletişim hattı kurulduğunda madun, hegemonyanın uzun yoluna sokulmuş olur. ‘Maduniyeti muhafaza etme’ye dair romantik püristler ya da ilkelciler olmadığımız sürece de, bu kesinlikle arzu edilecektir. (Etnik kökenin müzeleştirilmiş ya da müfredata alınmış kullanımı – ki bu, başka bir savaş yapılması gereken bir mücadeledir- maduniyeti muhafaza etmekle özdeş değildir.) Bunu hatırlamak, misyonu olan iddialarda bulunmadan işimizle iftihar etmemize olanak tanır.” 

Sonsöz

Aynı kavramı kullanarak üretilen değişik ilişkiler arasındaki farkları okuyabilmek ve ifade edebilmek için araçlarımızın neler olduğu sorulduğunda, bir biçim olarak kavramın ve teorinin içeriğinden koparılarak araçsallaştırılmasıyla ve işlevselleştirilmesiyle ortaya çıkan ilişkilerin ve pratiklerin hangi koşullarda oluştuğu ve ne sonuçlar ürettiği sorularıyla karşılaşırız. Elbette bu sorular ile uğraşmak aynı zamanda epistemik ihlalin nasıl gerçekleştiği meselesiyle de uğraşmaktır. Kavramların ve teorilerin basit tekrarı, milliyetçiliğin ulus-devleti ayakta tutma yollarına bağlıdır çünkü “Avrupa egemenliğine karşı milliyetçi muhalefet, teoriye inanç tarafından yönlendirilir. Ama teorinin kendisi ve aslında tam da teoriye inanma tutumu, Avrupa’nın dünyanın geriye kalanına hediyeleridir”. Dolayısıyla postkolonyal düşünce içinde madun kavramının kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler nedeniyle ezilenler adına konuşanlar ya da ezilenler ile konuşanlar tarafından bir biçim olarak benimsenerek tekrar edilmesi ve taklit edilerek içeriğinin hâkim ekonomi-politik üretimde kullanılabilecek bir şekilde uyarlanması, bize hangi unsurların yeniden üretiminin yapıldığı hususunda bir farkındalık sağlayacaktır. Yani madun ile nasıl bir düşünce, eylem ve ilişki üretildiğini ve üretilen düşünce, eylem ve ilişkiler arasındaki farkları ifade etme biçimlerini aramak için entelektüel çaba sarfetmekten kaçınılmaması, kolaycılığa ve atalete düşülmemesi bir ihtiyaç olarak önümüzde belirmektedir. Çünkü esas mesele, tahakküm altındaki madunun iktidarın sonuçlarını ‘nasıl’ izah ettiğini değişen konjonktüre göre okuyabilmekte ve ilişkiler, düşünceler ve eylemlerle üreteceğimiz çeviriler yapabilmektedir.