Medya Sanatları: Bir Bilim, Sanat ve Teknoloji Arayüzü

Günümüz sanatı bilim ve teknolojiyle yaptığı işbirliğini artırarak sanatsal ve bilimsel üretimle ilgili kavrayışımızı güncelleyen inovatif çalışmalar ortaya çıkarıyor. MIT gibi dünyanın önde gelen araştırma üniversiteleri sanatçıların üretimine katkıda bulunabilecek teknolojik araçlar geliştiriyor, bilimsel araştırma laboratuvarlarını sanatçılara açarak yeniliğin tasarlanmasına ve bilgi üretimine disiplinleri aşan bir yaklaşımla yanıt veriyor. Araştırma ve deney odaklı bu sanatsal üretim bilim, sanat ve teknoloji arasındaki konvansiyonel ayrımları giderek belirsiz kılıyor.

Bugün medya sanatları bir bilim, sanat ve teknoloji arayüzü olarak başka dünyaların tahayyül edilebilmesi ve keşfedilebilmesi için yeni olanaklar yaratmakta. 20. yy.ın ilk yıllarında Dada ile başlayan, Fluxus ile sanat ve gündelik hayat arasındaki ayrımı belirsizleştiren, bilgisayar ve robotik sanatı ile ilgili ilk örneklerini 1960’larda görmeye başladığımız medya sanatları yine aynı yıllarda bilimsel çalışmaların hakikat üretim süreçlerini ve işlemlerini sorgulayan çalışmalarla kesişmiştir. 1960’lardaki özerk üniversite ve bilimsel üretim denemelerinden sonra bu çalışmalar 1990’larda Sciart ve Information Art (Wilson, 2002) olarak tanımlanmaya başlamıştır. Yine aynı yıllarda “yeni medya sanatları” olarak etiketlenen medya sanatları, önceki dönemlerde bilgisayar sanatı, elektronik sanat, internet sanatı, dijital sanatlar, multi-medya sanatı olarak da adlandırılmıştır.

Medya sanatları olarak bugün başlıca hangi türlerin kapsandığına baktığımızda ise kapsamın dijital ortamlardan taştığını ve giderek farklı disiplinlere yayılarak çeşitlendiğini görmekteyiz. Geleceğin sanat dallarını oluşturan medya sanatları bugün moleküler biyoloji ve genetik, nanoteknoloji, bilişim, robotik, jeoloji, kimya, arkeoloji, mekatronik, mimarlık, finans ve ekonomi, malzeme bilimleri, sosyoloji ve siyaset çalışmaları gibi disiplinlerle iç içe geçmiş durumda.

Christian Paul (2008: 5) yeni medya sanatının katı bir sanat tarihi perspektifiyle hiçbir zaman anlaşılamayacağına dikkat çekerek teknoloji tarihi ve medya bilimlerinin bu sanatın formasyonunda ve algılanmasında bir o kadar önemli rol oynadığını belirtmiştir. Medya sanatları deyince ilk akla gelen şeylerden biri bu çalışmaların süregiden bir araştırmanın deneysel çıktıları olabilmesi, deneyim ve sorgulama olanaklarını çoğaltan çalışmalar olmasıdır. Yaratıcı endüstrilerin gelişmesine de katkıda bulunan medya sanatları üç boyutlu yazıcılarla kendi otomobilini üreten ve evini tasarlayan, kuantum sinema ile kurgular oluşturan, mobil telefonlardaki uygulamalarla gündelik yaşamını düzenleyen, laboratuvarlarda bilimcilerle ve robotlarla birlikte araştırma yapan bir kuşağın sanatıdır. Nitekim Sanayi devrimiyle yollarını ayıran bilim ve sanat disiplinleri arasındaki iletişim ve etkileşim eksikliği, son yıllarda C.P. Snow (1998) ve Peter Weibel’ın (2005) deyişiyle bir “Üçüncü Kültür” oluşturmuş, sanatçılar ve bilimcilerin üretimini birleştirmiştir.

Üstelik bilimcilerin konvansiyonel bilimsel yaklaşımlar dışındaki sorgulamalara katıldığı, sanatçıların da uzmanlaşmış teknolojik araştırma gündemlerini takip ettiği bu etkileşimli arayüzde ne sanat, ne de bilim ayırıcı niteliklerini kaybetmektedir. Theodor W. Adorno’nun Aesthetic Theory adlı çalışmasında  (1997: 264) belirttiği üzere: “Sanat ve bilim arasındaki niteliksel ayrım, bilimin sanatı bir bilgi üretim aracı olarak görmesini içermez. Bilimsel kategoriler, sanatsal kategorilerle ilişkileri bakımından o denli dar bakışlı durmaktadır ki her ikisinin de estetik-dışı kategorilerle ilgili bakışı, araştırmanın açıklaması gerekeni kaçınılmaz olarak silip yok eder.”

Bilim ve sanat arasındaki bu modern ayrım bugün medya sanatlarıyla birlikte aşılmış durumdadır. Medya artık yalnızca kitle iletişim araçları olarak algılanmamaktadır. Yahut sadece iletişim teknolojileri olarak da algılanmamaktadır. Medyanın bir aktaran, ileten, çeviri yapan ve nakleden bir aracı (mediator) olduğundan yola çıkacak olursak, bugün bizim de birer medya haline geldiğimizden bahsedebiliriz. Ya da bir bakterinin, bir ses frekansının, toprağın, suyun, mineralin, nano-parçacığın… Bu durumda neyi nasıl aktarmak, iletmek ve çevirmek suretiyle yeniden ürettiğimiz, yaşadığımız dünyaya bir fark sunabilmek için bir kez daha önemli hale gelmektedir. Medyanın değişen bu tanımı bizi artık bugün bambaşka sorularla baş başa bırakmaktadır. Mesela tekstil işçisi olarak çalıştırılan ipek böceklerinin, arıların ya da robotların işe koşulduğu bir dünyada işçi hakları acaba nasıl olmalıdır? Veri yığınları ve algoritmalara dayanan bir dünyada nasıl yönetim zihniyeti ve ağ siyaseti oluşmaktadır? Ya da robotları, uyduları ve kentsel mimari yapıları şirket ve askeri çıkarlardan bağımsız bir şekilde acaba nasıl tasarlayabiliriz?

Bilimciler sanatçıların araştırma sürecine provokatif sorular, deneysel yöntemler ve alternatif yaklaşımlar getirerek değer kattığını fark ettiğinde ve sanatçılarla hibrid ilişkiler geliştirmeye başladığında deneysel araştırmanın kültürel ve toplumsal dönüşüm için gerekliliği de ortaya çıkmaktadır. John Dewey (1980: 239) Democracy and Education başlıklı çalışmasında bilim, deneyim ve toplumsal ilerleme arasında b(ağ) kurarak bilimin kişisel ya da geleneksel deneyime yol açan unsurları övmek yerine inancın kaynaklarını, dayanaklarını ve sonuçlarını açığa çıkaran bilişsel unsurlarla işlediğini vurgulamıştır. Doğayı ve yaşam alanlarının nasıl oluştuğunu, bozulduğunu ve sürdürülebildiğini erişilebilir kaynaklarla örgütleyen ve denetleyen teknoloji, bilime aracılık ederek bilginin açığa çıkarılmasını sağlamaktadır.

Sanatı her ne kadar Nam June Paik’in deyişiyle “Sanat sanatçının yaptığıdır” olarak tanımlayanlar olsa da Vibeke Sorensen’in (2010) “The Contribution of The Artist to Scientific Visualisation” adlı çalışmasında belirttiği gibi “Sanatçılar… enformasyon bazındaki sınırların ötesinde henüz bilinmeyen ve inovatif olanı yaratan insanlardır. Yeni araçları kullanarak ya da icat ederek farklı alanları sentezleyen ve sinerji oluşturan pratikler gerçekleştirirler. Sanatçılar teknolojinin sınırlarını zorlayarak, teknolojiye atfedilmiş işlevleri yerinden ederler, teknolojinin başka amaçlar için de kullanılabileceğini yeniden sunarlar. Sanatçılar ve bilimciler soyut semboller, gerçeklik temsilleri ve çeşitli araçlarla çalışırlar. Hatta sanatçıların ve bilimcilerin kullandığı dil de zaman zaman iç içe geçer… Soyutlama ve estetik düşünmenin entelektüel köprüsü her ikisi için de esastır”.

Bugün medya sanatının sorguladığı, araştırdığı, gündeme getirdiği ve deneye açtığı sorunlar, yalnızca estetikle ilgili değil, aynı zamanda değişen siyasi-ekonomik üretim ilişkileriyle ve bilgi üretimiyle doğrudan ilgilidir. Dijital iletişim teknolojilerinin gündelikleştiği bugünün dünyasında kodların, yani yasaların açıklarının şiddet içermeyen yollarla belirlenmesi ve yaratıcı müdahaleler yoluyla başka olasılıkları mümkün kılan başka kodların da işleyebileceğinin paylaşılması yalnızca sanatsal bir hamle değildir. Programlama becerilerinin eleştirel düşünce ile birleşmesiyle sanatçılar toplumsal dönüşüme aracılık edecek işler üretmektedir. McKenzie Wark’ın A Hacker Manifesto adlı çalışmasında (Tribe, 2005: 17) belirttiği üzere mevcut olanı hackleyerek başka olasılıklar yaratılmaktadır: “Hacklediğimiz kod ne olursa olsun, bizler dünyaya açılan yeni şeylerin mümkün olmasını yaratırız. Veri toplanarak ondan enformasyon elde edilen ve bu enformasyonla yeni olasılıklar üretilen sanatta, bilimde, felsefede ve kültürde, eskinin içinden yeniyi açığa çıkaran hackerlar vardır”.

Bu yüzden medya sanatlarının deneysellik niteliğinin yanı sıra performatif yönünden de mutlaka bahsedilmelidir. Medya sanatçısı insan ve insan olmayan her katılımcının nasıl perform edeceğine dair işlemleri ve süreçleri tasarlar. Bu husus, modern paradigmaya dayalı hakim ikili ayrımların artık geçildiğini ve insan merkezli yada insaniyet merkezli olan zihniyetten kopulduğunu olumlayarak müşterekler lehine performatif hale getirmektedir. Her türlü kaynağın müşterek kabul edildiğini ve bu kaynakların açık ve adil bir şekilde kullanılmasına dayalı siyasi-ekonomik bir yönetim zihniyetiyle de doğrudan ilişkili bu yaklaşım, birey ve kurum odaklı hakim toplum ve toplumsallık anlayışını değiştiren yaratıcı müdahaleler, inovatif perspektifler ve deneysel çalışmalar içermektedir.

Marshall McLuhan’a (1964: 38) göre “Ciddi sanatçılar algılama ve duyumsamanın nasıl değiştiğini kavrayan uzmanlardır”. Dolayısıyla burada işlemsellik ve süreçsellik olarak bahsedebileceğimiz processinge dayalı güncel bir icra halini tasarlama söz konusudur.  Sanatçı çeşitli işlemler ya da operasyonlar yaparak izleyicileri, ya da sanat eserindeki bir bakteri gibi, diğer katılımcıları gündelik rutinlerinden farklı bir şekilde icra edecek şekilde süreçler tasarlar. Katılım ve etkileşim ilişkilerine dayalı çoklu-kurgular yapar. Böylelikle içinde yaşanılan gerçekliği başka bir şekilde algılamak ve duyumsamak mümkün hale gelebilir. Bu noktada karşımıza çıkan sorulardan biri şudur: İzleyici işin açtığı işlemsel sürece acaba nasıl katılabilir? Nasıl etkileşebilir, nasıl dönüştürebilir ve de bunun sonucunda bu sanat işi neyi nasıl aktaran, nakleden ve de taşıyan hale gelir? Dolayısıyla bu süreç ve bu işlemsellik yoluyla ortaya çıkan dönüştürücü unsur, yaratıcı müdahale ve yenilikçi yaklaşım tam olarak ne olacaktır?

Dönüşüm bir anlık deneyim de olabilir. Önemli olan görünmeyeni, duyumsanamayanı görülebilir ve duyumsanabilir kılmaktır. Örneğin Candaş Şişman’ın “Kakofoni” sergisinde paylaştığımız 2008 tarihli Edicisum adlı çalışmasının yeni düzenlemesinde birçok farklı kanaldan akan enformasyon ve veri karşısında güncel kentli bireyin atan devreleri gerilen, patlayan ve boşalan sinirlerle iç içe geçer. Edicisum imgeyi harekete koşarak beyin devrelerinin izini sürer. Farklı ritimlerdeki hızlar ve hareketler, ne eleştirel mesafeye ne de tefekküre olanak tanır. Rasyonel düşünceler yerine yalın duygu geçişleri ve duygu geçişlerinin yarattığı akışlar açığa çıkar. Beyin/ekran anlamla kurulan ilişkiyi bozarak, yapıbozuma uğratarak ve yerinden ederek anlık nöro-fizyolojik şoklar yeniden üretilir. Embriyon haline dönüşle birlikte izleyici, görsel ve işitsel olarak ana rahminin korunaklı plazmasının içine yerleştirilir, güven arayışının sona erdiği bir an deneyimler, böylelikle henüz düşünülmemiş ve henüz keşfedilmemiş olanla karşılaşmalar için bir başka yer ve zaman yaratılır ki bir başka yere doğru yönelmek ve hareket edilebilmek mümkün olabilsin.

Sanatçı bu çalışmasında zihnimizi ve bedenimizi o kadar yoğun bir ses ve imge bombardımanına tutar ki görülemeyenin başka türlü duyumsanabilmesi ve algılanabilmesi için bir aktaran, nakleden aracı haline gelir. İnsan beyninin saniyede ortalama 9 ila 10 kare algılayabildiği düşünüldüğünde Şişman bu işinde her saniyeye 27-28 tane kare yerleştirir. 4 kanallı videoyu çıplak gözle seyrettiğimiz zaman imgeler o kadar hızlı akar ki, tıpkı günümüz kapitalist toplumlarının hızlı gündelik yaşamındaki gibi her şeyi görmek ve duyumsamak artık mümkün olmaz. Video üzerinde çalışırken ancak her planı tek tek seyrettiğimizde her işlemi ve bu işlemlere dayanan süreçselliği görmemiz mümkün olabilir. Bugün veriye dayalı algoritmik yönetimsellik içinde üst üste ve birbiri ardına bindirilen ses ve imgeler çağında insanın duyumsadığını algılamak ve rasyonel bir şekilde reaksiyon verecek için yeterli zamanı yoktur. Bu durumda mevcut ve hakim olanın yarattığı akışlara kapılmak ve ancak bu akışlar için yaşamda kalma mücadelesi vermek normalize edilir. Bugün otomatlaşmış hallerin yoğunlaştığı bir toplumsallık söz konusudur.

Mathijs Munnick’in Microscopic Opera adlı işinde de işlemselliğe dayalı performatif süreci izleyebilmemiz tasarlanmıştır. Medya işlevi gören unsurlardan biri olarak mikro-organizmaların bedensel hareketleri, sese aktarılma ve çeviri işlemine tabi tutulmuştur. Mikroorganizmaların performatif hale getirilmesiyle ilgilenen Munnick, bu yaratıklarla etkileşim ilişkimizin onlarla sanatsal ve teatral bir süreç içinde karşılaşmamızdan sonra nasıl değiştiğini araştırır. Sanatçı, birbirinden farklı yaratıkların hareketlerini araştırarak bu hareketleri sese çeviren bir yazılım programı geliştirir. Onları kendi dünyalarının ötesinde var olan makroskopik bir dünyadaki müziğin farkında olmayan performansçıları haline dönüştürür. Bilimcilerin mikroorganizmaları üzerindeki otoritesini ve kontrol gücünü kendine mal eden bu çalışmada Munnick, bu insan-olmayan yaratıklarla  aramızda başka b(ağ)lar kurarak, bizi denetleyen ve üzerimizde iktidar kuran güçlerle ilişkimizi dönüştürecek bir hamlede bulunur.

Koen Vanmechelen’in hibrid sanat kategorisinde değerlendirilen Cosmopolitan Chicken çalışmasında ise genetik mutasyona uğramış tavuklar sanat işi olarak sunulur. Moleküler biyoloji ve genetik laboratuvarlarında genetik klonlama yöntemini kullanarak bir ırkı diğeriyle birleştiren sanatçı,  biyolojik çeşitliliğin yaşamın zenginliği için önemini vurgular; her bir canlının yaşamda kalmak için bir diğerine gereksinim duyduğunu bize hatırlatır.

Medya sanatlarının transdisipliner niteliği, Alvanoto’nun ses ağırlıklı işlerinde de karşımıza çıkar. Alvanoto çalışmalarında ve araştırma sürecinde sanat tarihi referanslarına çok az başvurduğunu ve işlerinin daha çok geometri ve matematiğe daha yakın olduğunu vurgular. Matematiksel işlem ve süreçlerle yaratılan tekrar (loop) yapıları ve kendi kendine örgütlenme ile ilgilendiğini belirtir. Sürekli tekrar eden yapıların içinde oluşan hataları tespit ederek ve yeniden hesaplayarak değişen şablonlar yoluyla zekasal işlemler yaptığını vurgular. Quayola ve Memo Akten’in 2012 Londra Kültür Olimpiyatları’nda “Forms” adlı işinde de benzer bir yaklaşım söz konusudur. Birbirinden farklı spor disiplinlerindeki hareket akışlarını yapı bozuma uğratarak bir mekanik estetiğine dönüştüren sanatçılar, geometrik formların harekete aktarılma, iletilme, çevirilme, nakledilme işlemlerini ve süreçlerini araştırmakla ilgilenir, başka bir şekilde görmemizi sağlayan formlar tasarlar. Burada sanatçıların asıl ilgilendikleri şey hareketin ifade edilme yollarını keşfetmektir.

Medya sanatları ve moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği alanında çalışan bir sanatçı olan Paul Vanouse ise “Suspect Inversion Center” adlı işinde bilimsel ve teknolojik araştırma kurumlarının içinde gerçekleştirilen deneysel araştırma ortamını kamusallaştırarak bilginin üretilme yollarını demokratikleştirir. Bu bir açık laboratuvar projesidir. Bir galeriye kurulan bu açık laboratuvarda 1995 yılının meşhur davası, O.J. Simpson’ın DNA’sını birebir kopyalama performansı gerçekleştirilir. Deneysel ve deneyimsel süreci ve işlemleri tamamen katılıma ve paylaşıma açan bu iş ile ilk kez bir hukuki davada kanıt olarak kullanılan bir nesnenin, yani DNA’nın, hakikati oluşturma işlevi yaratıcı bir müdahaleyle ve estetik bir yolla sorgulanmaktadır. Analog devirden kalma bilim, hukuk, hakikat ve iktidar rejiminin otoritesini yerinden eden bu çalışma objeye yapılan müdahale ile objektif olduğu iddia edilen kanıtın ve kanıt yoluyla oluşturulan hakikatin ve bu hakikate dayalı bilimsel, hukuki ve yönetimsel otoritenin son derece manipüle edilmeye açık olduğunu ifade etmektedir. Vanouse bu çalışmasıyla hala erişim engeli olan kütüphaneler, üniversiteler, laboratuvarlar aracılığıyla yapılan bilgi üretiminin kısıtlılığını ve bu kısıtlılığın otorite ile ilişkisini deneye açmaktadır. Sınırlı alanlara erişim izni olan yetkililerin manipüle edilebilen hakikat rejimine dayalı bilgi/iktidarını sarsmaya kalkışan çalışmada hakikat rejiminin artık kanıta dayalı değil, işbirliği ve etkileşime dayalı yollarla nasıl yapılabileceği keşfedilmeye çalışılmaktadır. Üniversitelerin, hukuk sisteminin ve Adli Tıp Kurumu’nun Türkiye’deki dönüşüm süreci düşünüldüğünde, bu işin pek çok yönden neden ilginç olduğunu tartışabilmek mümkün durmaktadır. Medya sanatlarının ürettiği ve de çoğalttığı bu açık kaynak zihniyeti, merkezi bir bilgi/iktidar rejiminin otoritesinden çok müştereklerin herkes tarafından adil bir şekilde paylaşılmasını, bilginin ve iktidarın üretimini sağlayacak araçların herkesin erişim hakkının olmasını ve dolayısıyla daha açık ve katılımcı bir kendi kendine yönetim modelini öncemektedir. Bu çalışma ayrıca mevcut olanı temsil etmek ve onu yeniden üretmek koşuluyla eleştiriden ibaret değil, bir artifact aracılığıyla “fact” dediğimiz başka bir olgunun sorgulanmasına, incelenmesine, denenmesine, tartışılmasına ve geliştirilmesine aracılık etmektedir.

Son olarak bilimcilerin sanatçılarla nasıl işbirliği yapabileceğine baktığımızda Hannes Bogacs’ın (2011: 42) “Art-based Research in New Media Art: On the Covergence of Art Practice, Scientific Inquiry and Technological Innovation” kitabında vurguladığı hususlara değinebiliriz. Bogacs’a göre araştırma sorusunun ve kapsamının belirlenme sürecinin özellikle ilk evrelerinde sanatçıların modelleme ve araştırma çıktılarını paylaşılır kılma yolları farklı perspektiflerin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Deneyin tanımlanması ve deneyin yapılma süreç ile işlemlerini de çeşitlendirerek verilerin toplanması, test edilmesi  ve analiz edilerek sonuçların çıkarılmasına katkıda bulunan sanatçılar araştırma sonuçlarının yayılmasına aracılık edecek estetik bilgi formlarının yaratılmasını da sağlamaktadır. Bu yüzden bilim, sanat ve teknoloji arasındaki ilişkilerin çok yönlü incelemeleri çağdaş bilgi üretimine yapılacak katkı açısından son derece önemli durmaktadır.

Kaynaklar

Adorno, Theodor. Aesthetic Theory. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1997.

Bogacs, Hannes. Art-based Research in New Media Art: On the Covergence of Art Practice, Scientific Inquiry and Technological Innovation: VDM Verlag, 2011.

Dewey, John. Democracy and Education. Middle Works, Vol. 9, Southern Illinois University Press, 1980.

McLuhan, Marshall. Understanding Media, McGraw Hill: The MIT Press, 1964.

Snow, C. P. The Two Cultures. Cambridge: Cambridge University Press, 1998

Sorensen, Vibeke. The Contribution of The Artist to Scientific Visualization, Alıntılama 2016, Mart 3, http://visualmusic.org/text/scivi1.html

Tribe, Mark. New Media Art. London: Tauris, 2005.

Weibel, Peter. Beyond art – a third culture. Wien: Springer, 2005.

Wilson, Stephen. Information Arts. Cambridge: The MIT Press, 2002.