Şikayetim Yaratana*

Çağdaş Sanatta Eleştiri ve Eleştirmenlik Neden Bir Bilgi Sorunudur ?

Çağdaş sanatta eleştiri ve eleştirmenlik, bir bilgi üretim sorunudur.

Çağdaş sanatta eleştiri ve eleştirmenlik, bilgi üretme yollarını araştırma, yaratma ve çoğaltarak yayma ile ilgili bir sorun. Bu konuyu son birkaç yıldır çağdaş sanatta sömürünün güncel halleri başlığı altında tartıştım. Ancak görüyorum ki hafızalarda sömürü ile ilgili sorgulanmaksızın bağlanan ve bu nedenle de okunmayarak yadsınan, klişe haline dönüşmüş bir sol türkü..

Sergi haberleri, sergi yazıları ve eleştirisi içinde tekrar eden isimler, kavramlar ve kuramlar ile yapılan şablon üretimler bir yana, ready‐made üretimler sayesinde gerçekleştirilen güzelleme ve güzelleme ağları da cabası…

* Burada Orhan Gencebay’ın 1975 tarihli ‘Batsın Bu Dünya’ adlı parçasına yaptığım arabesk gönderme ile ‘yaradana’ sözcüğünün ‘yaratana’ olarak kullanılması yoluyla Tanrı’ya yapılan bir yakarıştan çok bizzat bilgi ve düşünce yolları ile formları yaratma niteliğini vurguladığım eleştiri ve eleştirmen ile konuşuyorum.

Hakim algıyı oluşturan S.S. (sınırlı sorunlu) kavrama alanları olarak gazetelere bakalım… Örneğin Cem Erciyes’in eleştiri ve eleştirmenlik ile ilgili yaptığı tartışmanınaksine mesele, eleştirinin ve eleştirmenin ne anlama geldiği, yargılama gücünün kullanılması ve sanat işini beğenip beğenmemesi değil bugün.

Bugün mesele eleştirinin ve eleştirmenin oynadığı işleve yönelik bir baskıcı dönüşüm arzusu ve bu baskıcı dönüşüm arzusunun ortaya çıkardığı hegemonik güç ve iktidar ilişkileri içindeki üretimin niteliği.

Mesele eleştirinin ve eleştirmenin bilgi üretim yolları ve formları yaratmaya açılıp açılmaması…

Bugün giderek büyüyen ‘sektörel’ bir güncel sanat ağı içinde bir pazarlama ve promosyon aracına dönüşebilen eleştirmen ve eleştiriden kolaylıkla bahsedilebilmekte.

Üretilen eleştiri ve eleştirmen simülasyonlarıyla yerleşik ve tahakküm eden düşüncenin, kurumların, kişilerin, formların, kavramların otoritesi ile varlığını sürdüren koşullara zorlama yoluyla değil, rıza yoluyla bağlanılmakta. Bu durum ise acaba bize nasıl bir eleştirel ortam sunmakta?

İthal ikameci entelektüel taklitçilik

Eleştirinin akademik yayınlar içindeki durumu ise olayın bir başka boyutunu yansıtmakta. Örneğin çağdaş sanatta sömürünün güncel halinin Türkiye’ye özgün bir durum olmadığını geçtiğimiz yıl ulusal hakemli dergilerden biri olan Toplum ve Bilim güncel sanat sayısı akademik değerlendirme kuruluna sunmuş ancak kabul görmemiştik. Açık çağrı yapılan ancak sipariş usulü yazıların yayınlandığı bu sayının ‘akademik’ mahiyeti baştan geçersiz olmasına rağmen bugün görüyoruz ki Türkiye’de eleştiri ve eleştirmenlik ile ilgili tartışmaların İngiltere ve Amerika’da da gerçekleşiyor olmasıyla paylaşılan ‘ortak’ ‘sıkıntılar’ pek doğal karşılanmakta.

Foucault, Baurillard, Marx gibi düşünürlerden yapılan alıntılarla süslenmiş sızlanmacı ithal ikameciliğin güncel entelektüel sürümleri bugün tanıklık ediyoruz ki hızla indirilmekte ve yüklenilmekte. (yüklenici müteahhitler misali) Gündelik olanda ortaya çıkan bu açık bırakılmış kanalizasyon ve inşaat çukurlarının üzerinden sıçrayarak yürümeye ve asfalt doldurmaya alışmışlar için bırakınız direnişi ve eleştiriyi, bunların bahsi bile fuzuli bulunmakta ve yalnızca tanıdıklara selam vermekten ve esirgemekten ibaret kalınmaktadır… Oysa eleştiri ve eleştirmenlikle ilgili mesele, bu epistemik şiddet ve ihlaller içinde gibi…

Cem Erciyes, (2013) ‘Yazar Nasıl Bağımsız Olsun?’, Radikal, 12.01.2013,

Hasan Özgür Top, Geliş, 2012

Hasan Özgür Top, Geliş, 2012

Taşeronluk ve taşıyıcılık ekonomisi içinde eleştiri ve eleştirmenlik ?

Ulusaşırı sermaye ile büyüyen bir İstanbul merkezli Çağdaş sanat alanı içinde eleştiri ve eleştirmenlik ile ilgili gözden kaçırılmaması gereken hususlardan biri de Türkiye’nin ulusaşırı sermaye ile kurduğu bağın niteliği.

Yani eleştiri ve eleştirmenliği acaba taşeronluk ve taşıyıcılık ekonomisi içinde düşündüğümüzde karşımıza ne çıkar? Karşımıza çıkan bir bilgi ve düşünce üretimi sorunudur. Taşeronluğu ve taşıyıcılığı yapılan hazır düşüncelerin taklidi ile yayılan salgınlar ile ilgili bir sorundur…

Bugün hala eleştirilse de akademizm temasına sıkıca tutunulmakta, sansür gibi düşünmenin önündeki engeller karşısında ekonomi‐siyasi gündeme bağlanılmakta, ve popüler medya‐sanat‐piyasa aksında değer bulmaya çalışılmakta. Ancak belirli bir kültürel, siyasi, ekonomik üretim hattına yerleşmeye başlayan ise eleştirinin ve eleştirmenin kendisi değil mi bu durumda?

Bunun üzerine eleştirmenden beklenen ise birbirine düğüm edilmiş bu sorunları rasyonalize ederek, doğallaştırarak ve gerekçelendirerek tolere etmek ve kendisine dayatılmış olan koşulların içinde üretimini gerçekleştirmektir.

Zorlamanın rızaya dönüşmesiyle tolere ederek amatörlüğüne (amare ≈ sevmek ~ amatör) sarılan eleştirmenin emeği, birbiri ardına kapanan dergilerle ve giderek daralan ve sıkışan klasik yayıncılık ortamında metalaştırılmakta, yok sayılmakta ve ucuzlaştırılmakta birbirini tekrar eden faklı an ve alanlarda.

Bu klasik yayıncılık anlayışının blog ve web sitelerindeki tekrarı da bu durumun sürdürülmesini sağlamakta şimdi şimdi…

Sessizleştirme Programını Üreten Eleştiri ve Eleştirmen

Dahası cemaatleşmeler ve kümelenmelerle birbiriyle etkileşimi yok denecek kadar zayıf etkileşimler kurulmakta (yarı‐zamanlı‐sosyal‐ama sigortasız‐amatör‐ucuz‐işçi vasfındaki) eleştirinin ve eleştirmenin üretimi sürecinde dışlananın dışlaması koşuluyla bir var olma çabası su yüzüne çıkmakta.

Peki aynı kutsal sayılan (sanatçıya, kuruma, kurama, kuramcıya vb.) inanan, aynı değerleri benimseyen ve aynı duyguları hissederek yakınlık, takdir ve onay arayışını benzerleriyle tatmin edenlerin ürettiği eleştiri ve eleştirmen bugün acaba hala neyi yeniden üretiyor?

Çağdaş sanatta eleştiri ve eleştirmenlik, bir bilgi üretim sorunu olması nedeniyle epistemik şiddet ve epistemik ihlali imliyor.

Yani hegemonik ilişkilerin yeniden üretilmesini sağlayan ve bu dengeyi güvence altına alan bir ‘sessizleştirme programı’ eleştiri ve eleştirmenlik ile birlikte üretiliyor.

Bu epistemik ihlalin, okunamamasının temel nedeni ise emperyalizm ve yeni sömürgeciliğin kodlarını sahiplenen eleştirmenin bireyleşme süreci içinde özgün bir kimlik arayışının peşinde sürüklenmesi ve özeleştiriden yoksun bir bilgi üretimi yapmasıdır.

Emperyalizm ve yeni‐sömürgeciliğin özel mülkiyet metası olarak mevzilendirilmiş emeğin çelişki, karşıtlık ve dönüştürme kipleriyle sürdürdüğü üretimin, yani epistemik ihlalin hızını yavaşlatabilmek ise, entelektüelin kendisini öteki ya da hakim olarak değerlendirmesini sağlayan unsurların üretimini sorgulaması ve yerinden etmesiyle mümkün olabilir.

“Epistemik ihlal” kavramı ile ilgili bkz. Gayatri Chakravorty Spivak (2003) A Critique of Postcolonial Reason, Harvard University: Cambridge, London, s. 7, 161, 207, 318 – 319, 414 ve Ebru Yetişkin (2010) Postkolonyal Düşünce, Toplumbilim, Sayı 25, Bağlam Yayınları, İstanbul

Bu yolla üretilen ‘The’ sanat eleştirmeni ve ‘The’ sanat eleştirisi karşısında ise popüler algıda sürekli karşımıza hata mesajları çıkar.

HTTP 404 ‐ Kim bu sanat eleştirmenleri çok merak ediyorum !

HTTP 404 ‐ Sanat eleştirisini kim/nasıl okuyor?

HTTP 404 ‐ Sanatçı olmayı isteyip olamayınca sanat eleştirmeni olanlardan mısınız?

HTTP 404 ‐ Türkiye’de sanat eleştirmeni yok !

HTTP 404 ‐ En seksi sanat eleştirmeni kim ?

HTTP 404 ‐ Sanat eleştirmeni/eleştiri ‘ne için’ vardır?

HTTP 404 ‐ Sanat eleştirmenimiz ne çokmuş !

Klişelerin mekanik tekrarlarının yarattığı dipsiz boşluklar…

Bu kakofoni, bizzat eleştiri içinde de ortaya çıkıyor. Dahası eleştiren farkında olmadan eleştirdiğinin tam aksini kendi eleştirisi içinde yaparken kakofoni bunun üzerini örtüyor. Bildiğini okuma, eleştirinin içinde şiddeti tekrar ediyor.

Bu nedenle kakofoniden etkilenimsel ya da duygulanımsal (affective) bir gayrımaddi emek türü olarak bahsedebiliriz belki de. Lazzarato’nun dikkat çektiği üzere bugün artık her türlü toplumsal ilişki ve etkileşim (ki bunlar da elle tutulamayan, tam olarak asla yakalanamayan durumlardır) artık kapitalist üretim sürecinin bir parçası haline gelmekte.

Ne de olsa sansasyon ve polemik içinde mekanik tekrarlar ile anlam yaratma çabası ve bu çaba peşinde sürüklenme de bir emek ve bu etkilenimsel emek, güncel kapitalist sömürünün kullandığı epistemik şiddeti ve epistemik ihlali s/aklıyor gibi durmakta.

Bitmeyen uzatmalar… Aynı nakarat.. Yine… Hep aynı nakarat…

Bir de bitmek bilmeyen uzatmalı tekrarlarıyla duymaya aşina olduğumuz aynı nakarat var. Kullanım tarihi geçmiş, hükmünü yitirmiş ancak yerleşik bir takım siyasi, ahlaki ve estetik ilkeler, kurumlar, düzenler ve iş yapma yolları eleştiri ve eleştirmen simülasyonları sayesinde yeniden şırıngalanabilmekte ve gündemde kalabilmekte bugün.

Dahası özgürlük, adalet, demokrasi ve kalkınmanın fetişleştirilmesiyle olumlu ve etik bulunan değerleri kendine mal ederek kakofonik eyleminin performatif niteliğini normalleştiren, doğallaştıran ve gerekçelendiren “iyi niyetli” ‘the’ eleştirmen, bu sayede (kimliksel) varlığını meşrulaştırabilmekte ve otoritesini sürdürebilmekte hala.

Bu durumda dönülmez, dönülse de içinden çıkılamaz kalabalıklar içinde kaybolduğu için duyduğu kaygıyı bastıran ve narsisistik varoluşsal kaygısını kakofonik emeği ile teskin etmeye çalışan ‘the’ eleştirmen ile ‘the’ eleştirinin tahammülsüzce savrulmasına tanıklık ediyoruz bugün.

Akıllı telefonların ve sosyal medyanın yayılmasıyla upgrade olan + dijital kakofoni ile de esamesi okunmayanların ve hükmünü yitirenlerin hep “bir ağız 2.0” (www) oluşunu Debord’cu bir deyişle sabun köpüğü bir ‘gösteri’ olarak izliyoruz. Bu nedenle konu ve kişiler değişse de eleştirel pratiğin içinde sıklıkla duyduğumuz ise protestolarda da tekrar eden direnişçi nakarat, hep aynı nakarat yine

≈≈≈ ‘ ΩΩ ‘ #$#### ™

Peki ya eleştirmenin ve eleştirinin başka üretim yollarını ve formlarını düşünmeye ve yaratmaya açılmaya çalışması?

Bulaşan bedenler/zihinler

Dayanışma, güzelleme ve benzeşme ağları içinde taklit edilen kakofonik fikirler ve duyguların bulaşıcılığı sonucunda ise (kimliksel bir varoluşu sağladığı için güç sayılıyor) şiddet ve de linç kültürü eleştiri pratiği ile, ve hatta eleştiri sayesinde de sahiplenilebiliyor.

İşte bu şiddet sayesinde kendini alt ve aşağı konumda tanımlayan eleştirmen “belirli bir süre için” suçu ve sorumluluğu sürekli bir başkasına ve bir başka şeye aktarabiliyor, devredebiliyor. Tekil eylemini sürekli ertelemenin yolunu bulmuş oluyor.

Üzerinde çalıştığı sorunları paylaşmakla birlikte Kamusal Sanat Laboratuarı’nın – beklendiği üzere – 13. İstanbul Bienali’nin tartışmaya açtığı güncel meselelerin üzerini silerek geçmesi, kendisiyle birlikte birbirini tekrar eden sanatsal üretimini tam da bu şiddet sayesinde var edebildiğini açığa çıkarıyor. Bienalin kavramsal temasını çalıştırmaya da başlayan sanatsal eylemi ile açığa çıkan eleştirinin yarattığı başkalık ise bir kez daha sorgulanmaya açık duruyor.

Nerede o Karanlık

Gözlerinin dışında her yere sürdüğünÅò

Nerede yetim dilin ?

…ıssız göçebeliğin?

Åò Lale Müldür (2012) ‘Nerede O Karanlık’, Anne’ye Ayetler ve O’nun Postmortem Alametleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 110.

Başkalığı silmeye yönelik saldırı, sansür, baskı, şiddet ve linç değişime direniş nedeniyle ortaya çıkmıyor. Değişimin eleştirisinin mekanik tekrarlarına direniş nedeniyle ortaya çıkıyor, yani değişimin eleştirisinin başkalığına tahammülsüzlük nedeniyle… Bu şiddet, değişimin eleştirisinin belirli bir şekilde kendini tekrar etmesini mümkün kılıyor.

Yargılama yoluyla aşağılamanın ve küçümsemenin faşizmin işlerlik kazanmasına yol açan gündelik pratiklerden biri olduğu yadsınabiliyor ya da unutulabiliyor bugün.

Entelektüel ve sanatsal üretim içindeki başkalıkların ve farklılıkların üzeri silindiğinde ise acaba hangi can kurtarma aracının kullanıldığı sanılıyor?

Ozan Türkkan - Alfa Omega Alfa, 2011

Ozan Türkkan – Alfa Omega Alfa, 2011

Belirli bir şekilde üretimin ve yaratmanın beklenmesi

Bu durumda belirli bir şekilde üretim yapılması beklenen makinalar olarak eleştiri ve eleştirmenden bahsetmeliyiz belki de…

Nostaljik, romantik ve ütopik bir takım ‘iyi niyetli’ ve ‘olumlu’ değerlerle bezenmiş önermeler, eleştirmenin kendisini bir entelektüel olarak inşa etmesine aracı olma işlevi oynuyor.

Bilgi ve düşünce üretimi sürecinde saldırıya uğrayan ve saldırganlaşan bu doğurganlık‐makinaları, ataerkil ve yerleşik kodları eleştiri altında tekrarlıyor, var ediyor ve sürdürebilir kalkındırıyor görüyoruz ki.

Bu elbette doğurganlık niteliği atfedilmiş bir kadın(oluş) anlayışının ve kendisinden beklendiği üzere (örneğin üç çocuk) doğurması ve yaratması beklenen yerleşik, ataerkil ve baskıcı bir kadın‐oluş arzusunun eleştiri içindeki tekrarıdır.

Kökenine atfedilen hakim kültürel kodla üretmesi beklenen eleştirmenin ve eleştirinin sesi acaba bu işleve uymadığı takdirde bugün ne kadar duyulabiliyor? Bu eleştirmenin eylem yolları acaba nasıl oluşuyor?

010110100111101110000101011001101010110011…

Bu durumda (the eleştirmenlik ile ilgili kuralları önceden belirlenmiş modern bir) kariyerden vazgeçmek ve kendi varlığını sürdürmeye odaklanma çabasının bir kariyere dönüşmesi söz konusu sanki…

Bugün sayısal kodlarla çalışan yeni medya sanatını okuduğumuzda karşımıza çıkan, zorunluluğa dayalı rıza üretimi sonucunda belirli bir var oluş koşulu altına girmek (0) ve girmemek (1) arasındaki gerilimler, esnemeler, dirençler, yoğunluklar, seyrelmeler, kıvrımlar haline gelmek sanki…

Candaş Şişman, Isofield, 2012

Candaş Şişman, Isofield, 2012

Arabesk kıvrımlar belki de bunlar… Şikayetim yaratana ama odaklandığım yer, sömürücü kuvvetlerin işgal ettiği bu yer değil, çünkü bugün hala hayal edebilenler artık uyumuyorlar…

Yeni medya sanatı ile birlikte değişen eleştiri ve eleştirmenin işlevi, performatif bir niteliğe sahip bugün. Dijital teknolojilerin işleyiş ilkelerini kendine mal etmek koşuluyla bilgi üretme yollarını çeşitlendirmeye açılma, bugün bizi geçici dinamik ittifaklar ile sanatçı ve sanat işiyle birlikte üretmenin yollarını araştırmaya, denemeye, sorgulamaya ve yaratmaya çağırıyor. **

‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐‐

** Bu makale Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye’nin düzenlediği ‘1980’den Günümüze Türkiye’de Görsel Sanatlar: Tanıklıklar ve Paylaşımlar’ Konferansı’nın 5 Ocak 2013 tarihli 2000’ler panelinde yaptığım konuşmadan yola çıkarak yazılmış ve Art Unlimited dergisinin Mart‐ Nisan 2013 sayısında görseller kullanılmadan yayınlanmıştır.