Tarde’ın Toplum Yaklaşımı Açısından Kamuoyu ve Maduniyet

Yetişkin, E. (2011) "Tarde'ın Toplum Yaklaşımı Açısından Kamuoyu ve Maduniyet", İletişim 
Kuram ve Araştırma Dergisi, No. 31, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Basımevi, Ankara, 
s. 1-28

Özet

Bugün sermayenin yönetim zihniyeti üzerindeki iktidarı nedeniyle çeşitliliğin kültürel, ekonomik ve siyasi üretim sürecine girememesinin tartışılması güçtür. Siyaset, hukuk ve ekonomide olduğu gibi iletişimde de zihinlere ve gündelik pratiğe yerleşmiş olan egemen toplum anlayışının iktidarı, bu tartışmanın yapılmasını güçleştiren unsurlardan biridir. Bu çalışma, kamuoyu ve maduniyet arasındaki karşılıklı ilişkiye odaklanmaktadır. Bu konuyu egemen toplum yaklaşımdan farklı bir bakış açısı ile incelemek amaçlanarak, Gabriel Tarde’ın kamuoyu, toplum ve toplumsallaşma ile ilgili düşüncelerinden yararlanılmıştır. Maduniyet ile ilgili olarak da, kamuoyu ve meşru rıza meselesine gönderme yapması nedeniyle Antonio Gramsci ve Gayatri Chakravorty Spivak’ın düşüncelerine ağırlık verilmiştir. Niteliksel araştırma yöntemiyle yapılandırılan çalışmada, iletişimin yeni-sömürgeciliğin özel mülkiyet metası olarak mevzilendirilebilmesinin yanı sıra emek ve işgücüne dönüşebilmesinin toplumsallaşma ve temsil ile ilgili sorunların yarattığı açmazlara dayandığı sonucuna erişilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Tarde, Madun, maduniyet, iletişim, kamuoyu, temsil.

Public Opinion and Subalternity from Tarde’s Society Approach

Abstract

Today it is difficult to discuss that the integration of multiplicity in the economic, political and cultural production due to the power of capital on governmentality. The power of the dominant conception of society which is installed in communication as well as in politics, economy and law is one of the components of this difficulty. This paper focuses on the reciprocal relation between public opinion and subalternity within this framework. In order to develop another perspective about this topic, Gabriel Tarde’s notions on public opinion, society and socialization are used. With regard to subalternity, it is concentrated on Antonio Gramsci’s and Gayatri Chakravorty Spivak’s thoughts as they refer to legitimate consent and public opinion. As a result of the paper, which is structured with the qualitative method, it is reached to the conclusion that the deployment of communication as neo-colonialism’s private property and its transformation into labor is related with the dilemmas generated by the problems of socialization and representation.

Keywords: Tarde, subaltern, subalternity, communication, public opinion, representation.

Tarde’ın Toplum Yaklaşımı Açısından Kamuoyu ve Maduniyet

1. Giriş

Sermayenin ulusaşırılaşmasına bağlı üretim (tüketim) koşullarıyla yönetenler, yönetilenler ve onların birbirleriyle kurdukları ilişkiler karmaşıklaştıkça, kamuoyu oluşumunda gerçekliğin anlamlandırılması da bir o kadar sofistike hale gelmektedir. Sermayenin evrensel tarihinden bağımsız düşünülemez olan iktidarın (bilginin) meşruluğu ve hâkimiyeti ise gerçekliğin yeniden sunulmasıyla anlamlandırılarak inşa edilmekte ve korunmaktadır. Elbette bu, günümüzde pek çok aracı sayesinde yapılabilmektedir. Enformasyon iletimi ve kurgulama niteliğiyle iletişim, buna katkıda bulunan aracılardan biri olarak değerlendirilebilir. Sömürülenin iktidarı (bilgisi) ve maddi varlıkları, sömürenin çıkarlarına hizmet edecek biçimde medya, reklamcılık ve halkla ilişkilere odaklanan iletişim çalışmaları tarafından meşru ve rızaya dayanan yollarla yeniden sunulabilmektedir. Bu ise ekonomik ve siyasi emperyalizmin hem içselleştirilerek kabul edilmesini hem de güncellenmesini sağlayarak sermaye dolaşımının hızlanmasını ve meta pazarının genişlemesini sağlamaktadır. Buradaki temel sorun ise yoksunluk koşullarının üretimi ve yönetiminde ortaya çıkmaktadır. Yurttaşların siyasi, ekonomik ve kültürel haklardan ve olanaklardan daha eşit bir şekilde yararlanabilme olanaklarının sınırlandırılmasından çok nasıl sınırlandırıldığının ifade edilememesinde iletişimin bugün ne ölçüde etkin olabildiği yeniden sorgulanmalıdır. İktidarın (bilginin) egemenin lehine üretilmesi sürecinde gerçekliğin yeniden sunularak anlamlandırılmasında iletişimin gerek kamuoyu oluşturmada gerekse eşitlik, adalet, demokrasi ve özgürlük kazanımları bakımından kritik bir konuma sahip olduğu görüşü ön plana çıkmaktadır. Oysa günümüzde siyasi iletişim araçlarıyla da fetişleştirilerek içi boşaltılan adalet, demokrasi, özgürlük, barış gibi kavramlar, emek sömürüsü sonucu sağlanan artı-değer birikiminin egemen olana aktarılması için baskıcı ve manipülatif bir işleve sahip hale getirilebilmektedir. Bir başka deyişle adalet, demokrasi, özgürlük, barış gibi kavramlar, egemen olanın çıkarlarına hizmet etmek için kamuoyu ve kanaat oluşturma sürecinde iletişimin farklı alanlarında kullanılan birer susturucu olarak da kullanılabilmektedir. Bu kavramlar, pragmatik ve popülist yaklaşımlar sonucu kullanım değerleri göz önünde bulundurularak araçsallaştırılabilmektedir. Dolayısıyla aynı kavramın farklı kişi ve kurumlar tarafından gerçekliğin yeniden sunularak anlamlandırılması için tekrar edilmesi ve birbirinden ayırt edilmekte güçlük çekilmesiyle ortaya çıkan güncel bir epistemolojik sorun ile karşı karşıya olunduğu görülmektedir.

Bu epistemolojik sorunla uğraşmak için bu çalışmada “madun” (subaltern) ve “maduniyet” (subalternity) konusuna odaklanılarak kamuoyu, iletişim ve toplumsallaşma arasındaki ilişkiler irdelenecektir. Maduniyet, alt ve aşağı konumda olmaktan dolayı duyulan sıkıntıdan ve şikâyetten çok, tekilliğin ve çeşitliliğin siyasi, ekonomik ve kültürel üretim hatlarına girememesi ile ilgilidir. Madun en geniş anlamıyla, ekonomik, siyasi ve kültürel üretim ilişkilerinin içine dâhil olsa dahi tekilliğini ifade edemeyen ve egemen olana tabi, alt ve aşağı konumdaki ‘başka’ olandır (Spivak 1988; Spivak 2003). Oysa günümüzde madun, siyasi, ekonomik ve kültürel bakımdan alt ve aşağı konumdaki ezilen, mağdur, mağrur ve mazlum her türlü kişi, grup ya da topluluğun sabit kimlik kalıplarına sıkıştırılarak ‘temsil’ edilmektedir. Böylelikle madun, önceden belirlenmiş siyasi, ekonomik ve kültürel programlamaların içinde farklı birleşenlerin oluşturduğu ve kamuoyunu oluşturabilen popülist bir unsur olarak değerlendirilebilmektedir. Ayrıca madun, kapitalizmin ve küreselleşmenin eleştirisi için de çeşitlilikleri homojenleştirerek merkezileştiren bir birleştirici olarak kullanılabilmektedir. Kavramın bu şekilde kullanılması ise kavramın içerdiği anlam zenginliğinden koparılmasına, bir kimlik tanımına ya da homojen olduğu varsayılan tek bir gerçekliğe indirgenerek genelleştirilmesine ve araçsallaştırılmasına neden olabilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken ise, madunun ‘öteki’ olarak yeniden sunulmasıyla indirgenerek genelleştirilmesine ve normalleştirilerek araçsallaştırılmasına neden olan koşulların sorgulanmasıdır. Bu koşulların değerlendirilerek, iletişimin gerçekliğin yeniden sunularak anlamlandırılmasına gündelik hayatı oluşturma ve değiştirme sürecinde nasıl bir egemenlik ve mücadele ilişkisi içinde katkıda bulunduğu yeniden düşünülmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda geliştirilecek olan makale, birbirine gönderme yapan dört bölüm ile yapılandırılmıştır. Öncelikle siyaset, hukuk ve ekonomide olduğu gibi siyasi iletişimde de zihinlere ve gündelik pratiğe yerleşmiş olan egemen toplum anlayışı genel hatlarıyla ele alınacaktır. İkinci bölümde ise egemen toplum anlayışından başka yaklaşımların irdelenmesi ihtiyacına yönelik olarak Gabriel Tarde’ın kamuoyu ve toplum ile ilgili düşünceleri vurgulanacak; kamuoyu oluşturulma süreci içinde maduniyet sorununun irdelenmesine başka bir perspektifle katkıda bulunulmaya çalışılacaktır. İletişime atfedilen aydınlatma ve bilgilendirme misyonunundan yola çıkarak kamuoyu oluşturulma süreci içinde benzer işlevi üstlenen entelektüelin, uzman profesyonelin ve temsil ile ilgili sorunların yarattığı açmazların ortaya çıkma koşulları, üçüncü bölümde eleştirel bir şekilde tartışılarak kamuoyu oluşturulma süreci içinde maduniyet sorunu ile ilişkilendirilecektir. Son bölümde ise, maduniyet meselesine ağırlık verilerek önceki bölümlerdeki tartışmalar ile iletişim arasındaki bağlar kurulmaya çalışılacaktır.      

2. Yöntem ve Kavramsal Çerçeve

Niteliksel araştırma yöntemiyle gerçekleştirilen bu çalışmada konuyla ilgili kaynakların analiz edilmesiyle nitel veriler toplanmış; iç içe geçmiş, karmaşık değişkenler arasındaki ilişkiler analiz edilmiş ve gerçekçi bir değerlendirmeye ulaşılmaya çalışılmıştır. Kuramsal ve kavramsal yapı bakımından çalışmada öncelikle iletişim çalışmalarında hâkim olan toplum anlayışının günümüz siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamındaki kurucu rolü vurgulanmıştır çünkü bu toplum ve toplumsallaşma anlayışının egemenliği, onunla birlikte işleyen pozitivist-rasyonalist iktidarın (bilginin) egemenliğinin de korunarak sürdürülebilmesine neden olmaktadır. Bunun için Emile Durkheim ve Gabriel Tarde’ın yaklaşımlarından yola çıkarak, iletişim çalışmalarının hangi toplum düşüncesi ile birlikte hareket ettiği irdelenmiştir. Liberal-kapitalist devlette toplumun rızasını alarak demokratik, meşru ve yasal bir şekilde düşünülmesi ve eylemde bulunulması hususu, kamuoyu ve kanaat oluşturma süreci ile ilgili tartışmanın geliştirilmesi için gerekli olan bağlantıyı sağlamıştır. Üretim hatlarına dâhil olamayanların uzlaşma ve uyum mekanizmalarına katılarak temsil edilmeye dair sorunları ise madun kavramı etrafında tartışılmıştır. Madun ve maduniyet kavramları için Antonio Gramsci, Ranajit Guha ve Gayatri Chakravorty Spivak’ın birbiriyle ilişkili ancak farklı anlamlar içeren kavramsal ayrım göz önünde bulundurulmuştur. Kamuoyu ve meşru rıza meselesine doğrudan gönderme yapması nedeniyle bu çalışmada Gramsci ve Spivak’ın madun kavramlarına ağırlık verilmiştir. Maduniyetin kamuoyu oluşturabilmek amacıyla ve ekonomik, siyasi ve kültürel hâkimiyeti ele geçirme sürecinde oluşması nedeniyle Tarde’ın konuyla ilgili düşüncelerini normatif bir demokrasi anlayışının içine yerleştiren Chicago Ekolü, bu bağlamda eleştirel bir yaklaşımla tartışılmıştır. Örüntülerin ortaya çıkarılmasıyla verinin zenginliği içinde anlaşılabilmesi ve betimlenebilmesi için, niteliksel araştırma yöntemiyle yapılandırılan bu çalışmada başka bir perspektif inşa etmek amaçlanmıştır.

3. Egemen Toplum Yaklaşımı Açısından Kamuoyu ve Maduniyet İlişkisi

Kapitalist programda egemen olan toplum yaklaşımı, zihinlerdeki ve gündelik pratiklerdeki yaygınlığı nedeniyle etkin bir üretim aracı olarak çalışmaktadır. Egemen toplum anlayışı olarak değerlendirilen, 19. yüzyılın sonunda geliştirilmeye başlanan Emile Durkheim’ın toplum yaklaşımıdır. Bu toplum anlayışının, egemen olarak nitelendirilmesinin nedeni ise politika, ekonomi, hukuk ve sosyal bilimlerin üretim sürecinde yaygın ve eşgüdümlü olarak hala geçerli olması ve bu nedenle de gündelik hayatın dönüşümüne doğrudan güçlü bir etkide bulunmasıdır. Sanayi kapitalizminin erken dönemlerinde gelişen bu toplum yaklaşımının pozitivist-rasyonalist paradigmaya bağlı olduğu vurgulanmalıdır. Durkheim’ın toplum yaklaşımında da görülen ve rasyonalist bir şekilde indirgemeyi önceleyen pozitivist-rasyonalist paradigmanın temel özelliklerini Schwarts ve Ogilvy (1979) şöyle özetlemiştir: a) Gerçeklik basittir. Bir şey parçalarının toplamıdır. b) Hiyerarşi düzenin ilkesidir. c)  Evren saat gibi çalışan mekanik bir obje ya da bir makinadır. d) Gelecek ve yön belirlidir, dolayısıyla öngörülebilir. e) Parçalar arasındaki nedensellik ilişkisi biliniyorsa bu ilişkinin sonuçları da açıklanabilir. f) Değişim niceliksel ve birikim şeklindedir. Sistemler birikim yoluyla gelişirler, yani değişim sisteme bir yeni parça ya da boyut ekler ve niteliksel veya sıçramalı değişim çok seyrektir. g) Nesnellik zorunluluktur. Kartezyen evrende bilme, akıl yoluyla anlama ile olasıdır.

Pozitivist-rasyonalist paradigmanın temel özelliklerini esas alan ve egemen toplum anlayışının hâkim olduğu ekonomik, politik ve toplumsal ilişkilerde işbölümü başat belirleyicidir. Durkheim’a (2006: 303) göre “…toplumlar ilerledikçe oylumları da artmakta, dolayısıyla işbölümü de ilerlemektedir”. İş bölümü üzerine temellendirilen toplum, bütünsel, birleşmiş ve organik bir sistem olarak ele alınmaktadır. Bu tıpkı bedenin bir takım organlardan meydana geldiği ve her organın bedenin sağlığını muhafaza etmek ya da bedenin sürekliliğini sağlamak için kendine özgü ve vazgeçilmez bir işlevi olduğu anlamına gelmektedir. Toplumun da bireylerden, yapılardan ve kurumlardan meydana geldiği ve her unsurun politik, hukuki, kültürel, ekonomik, bilimsel ve toplumsal sistemin uyumunu ve devamlılığını sağladığı homojenleştirici ve merkezileştirici bakış açısı burada hâkimdir. Bu suretle, bileşenlerinin karmaşık karşılıklı ilişkileri ve bağımlılıkları sonucu ortaya çıkan toplum, uyumlu ve işe yarayan ya da işbölümünde yer alan parçalardan, yani bireylerden oluşan bir bütün olarak değerlendirilmektedir.

Sanayi kapitalizminde sermaye dolaşımının sağlanabilmesi ve meta pazarının genişletilebilmesi için birbirinden bağımsız parçaların (bireylerin, kurumların, sözcüklerin, belgelerin vs.) uyumunu sağlayan ve paylaşılan bir ortaklık gereklidir. Bu da dışsal bir gerçeklik olarak kabul edilen, soyut ve genel niteliklere sahip “toplumsal olgu” ile mümkün olabilmektedir çünkü Durkheim’a (1982: 59) göre toplumsal olgu kaynağını bireysel bilinçten ayrı tutulan ortak bilinçten (örneğin toplumdan) almaktadır. Bu ortak bilinç ise birbirinden bağımsız parçalar olarak değerlendirilen siyaset, ekonomi, hukuk, sanat gibi alanların birbiriyle iletişimini ve dolayısıyla uyumunu sağlayan pozitivist, rasyonel ve kartezyen dinamikler ile işlemektedir. Toplumsal olgular, bu dinamikler sayesinde bireyi denetleyebilmekte, eylemlerini sınırlayabilmekte ve bireyler üzerinde yaptırım gücüne kavuşabilmektedir. Durkheim (1982: 56 – 57) bu hususu gerekçelendirerek, geliştirdiği toplum yaklaşımında doğallaştırmakta ve normalleştirmektedir: “Toplumsal olgu, güç kullanan ya da güç kullanma yetisini bireyler üzerinde kullanan dışsal zorlayıcılığın iktidarı yoluyla tanımlanabilir. Bunun karşılığında, bu iktidarın mevcudiyeti ise, daha önceden belirlenmiş bazı yaptırımlar ya da olgunun her bireysel eylemi tehdit ederek karşı çıktığı direniş aracılığıyla tanınabilir”. Bireyler üzerindeki zorlayıcılık ve buna gösterilen direniş, hem siyaset, ekonomi ve kültür gibi birbirinden bağımsız olarak değerlendirilen parçaların uyumlu bir bütün olarak varsayılmasını sağlamakta, hem de meta pazarının genişlemesini amaçlayan ve sermaye dolaşımını yönetenler lehine araçsallaştırılmaktadır. Bu yaklaşım mikro-makro, parça-bütün, birey-toplum, ‘ya o, ya da bu’ gibi ikili karşıtlıklar ve ayrımlarla politika, hukuk ve ekonomide tekrar edilerek güncellenmeye devam etmektedir.

Buna göre kamuoyu, bireylerin toplumu oluşturduğu görüşüne dayanan bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bireylerin oluşturduğu çoğunluğun merkezileşmeyi belirlediği görüşüne dayanan kamuoyu, bireylerin ikna olmasına ve rıza göstermesine yönelik dışsal bir zorlayıcılık ve baskının iktidarına sahip olabilmektedir.

“kamuoyu, bazen siyasetçilerin temelsiz söylemlerine dayanak olarak kullanılırken, bazen de piyasa ekonomisinin tüketici araştırmalarının kuramsal nedensellik kurgusundan hareket edilerek yapılan kamuoyu araştırmalarıyla desteklenmektedir. Kamuoyu savıyla bilinçlere ekilen düşünce, bireylerin her konu hakkında fikir sahibi olduğu ve bunu demokratik koşullarda ifade edebileceği; herkesin görüşünün demokratik toplum içinde aynı düzeyde etki ve değere sahip olduğu; tek tek bireylerin görüşlerinin toplamının dağılımındaki yeterli çoğunluğun veya merkezi yönelimin “kamuoyunu” belirlediği ve bunun doğruluğu ve geçerliliğidir”. (Erdoğan, 2000: 23 – 24) 

Bu noktada eleştirelliğin nasıl gerçekleştirilebileceği daha çok önem kazanmaktadır çünkü karşı çıkma, başkaldırma ve direniş pratikleri egemen toplum anlayışının iktidarı (bilgisi) nedeniyle araçsallaştırılabilmektedir. Tekillikler, ikili karşıtlıkların birine dâhil edilerek yadsınmakta ve yadırganmaktadır. Bütünü oluşturan uyumlu ve homojen ortaklığa uymayan, “anomi” olarak algılanmaktadır çünkü “anomi, toplumsal organlar arasındaki ilişkilerin düzensizliği” (Durkheim, 2006: 421) olarak tanımlanmakta ve yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Bütünü oluşturan parçaların birbiriyle uyumlu bir şekilde çalışmasına uymayan herhangi bir parça, olumsuz bir şekilde değerlendirilerek sorun varsayılmaktadır. Sorunun nedenleri tespit edilerek işbölümü anlayışına göre ‘işe yaraması’ için çözüm yolları aranmaktadır. Egemenin iktidarını (bilgisini) (dolaylı yoldan da olsa) güncelleyen çözüm yolları ise demokratik, adil, eşitlikçi ve özgürlükçü gerekçelendirmelere dayandırılarak geliştirilmekte ve pragmatik niteliklerinden dolayı işbölümüne dâhil edilebilmektedir. Böylelikle demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar da bir kullanım değeri olarak değerlendirilebilmektedir. Anomi göstergeleri olarak ekonomik krizlere, uluslararası bunalımlara, ailelerin düzenli olmayan yapılarına dikkat çeken Durkheim (1964), anomiyi tıpkı anatomik bir hastalık gibi toplumlara musallat olabilen, dahası olumsuz toplumsallık halinde bireyleri intihar gibi bir toplumsal olguya dek götürebilen verileri bünyesinde taşıyan bir kavram olarak değerlendirmektedir. Durkheim’a göre sanatlar, bilimler ve sanayiler ilerledikçe suç ve intihar oranları gibi sapmalar da artmaktadır. İşbölümünün toplumlarda yaygınlaşmasıyla birlikte anominin şu üç durumda ortaya çıktığı ileri sürülmektedir: “1) Ekonomi dünyasında iflasların çoğalması halinde, 2) Ekonomik faaliyetler içerisindeki işveren-ücretli ilişkilerinde, 3) Bilimlerin aşırı parçalanması ve uzmanlaşması sonucunda bilgi alanında” (Durkheim, 1964: 386). Ekonomik kriz ve iflas dönemlerinin, işveren ve çalışanlar arasındaki ilişkilerdeki hak ihlallerinin ve bilim insanlarının genel hükümler verme hususunda yaşadığı yargılama yetisindeki tutarsızlık ve belirsizliğin yaşanmasıyla “tekinsizlik” ve güven arayışının günümüzde giderek arttığı ve siyaset, ekonomi ve kültür gibi alanlarda birbirinin içine nüfuz eden değişik paydaşlık alanları yarattığı gözlemlenmektedir. Sermaye dolaşımının hızlanması ve meta pazarının genişleyebilmesi için kriz, risk, tehlike ve güvensizlik durumları vurgulanarak direnişin denetlenmesi ve zorlayıcılığın kendini rıza yoluyla içselleştirmeye bırakması sağlanabilmektedir. Hatta günümüzde bizzat direniş, karşı çıkma ve başkaldırma pratiklerinin harekete geçirilen tekinsizlik ve güvensizliğe ilişkin duygular yoluyla rıza göstermeye dönüştürülmesi söz konusudur.

Sermayenin ulusaşırı bir nitelik kazanmasıyla ve meta pazarına hâkim olan güçlerin çeşitlenmesiyle sermayenin evrensel tarihine dayalı epistemolojik tek bir merkeze dayanan zihniyete karşı direniş, karşı çıkma ve başkaldırma alanları ve yolları da son yıllarda çoğalarak çeşitlenmiştir. Ancak bugün ulusaşırı sermayenin akışını sağlayan, çok-merkezli ya da merkezsiz ilişkileri eş zamanlı olarak kullanan ve sömürü anlayışını sürekli güncellemekte olan ‘aynı’ siyasi ve ekonomik zihniyet ve ona bağlı işleyiş de hala egemendir. İkili karşıtlık anlayışını temel alan egemen düşünce ve pratikler, egemen olanın tabi olan madun ‘ile’ birlikte olmak ‘koşuluyla’ var olduğu bir iktidar-bilgi üretimi gerçekleştirmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken unsur ise, tümleyen bir bütün olarak algılanan toplumun egemen üretim hatlarına dâhil edilmemekten, yani dışlanmaktan duyulan sıkıntıdan ibaret değildir. Bu meselenin bu şekilde algılanması ve çalışılması için bir başka çalışmayı gerektirecek kadar çeşitli koşul hazırlanmıştır. Zira kapsayıcı, dönüştürücü ve dolayısıyla özgürleştirici olarak temsil edilen sermaye ve sermaye ağı ile güçlü bağ kurarak yönetilenler ve yönetenler, dışlanmaya dayalı bu güven eksikliğini ikame etmek üzere çalışmaktadır. Egemenin eksiklik yaratan bir sorun olarak madun ‘ile’ birlikte ancak madunu kullanmak ‘koşuluyla’ fetişleştirilmiş demokrasi, ilerleme ve kalkınma programlarının altında nasıl hâkimiyetini sürdürdüğünü incelemek için egemen toplum anlayışının dışında bir yaklaşımla hareket etmek, başka bakış açıları kazanabilmek bakımından kaçınılmaz durmaktadır.

“Egemen iletişim biliminde, çatışma yönetimi dâhil ana ilgi, etki üzerine, yani ‘daha etkin olarak nasıl sömürülebilir, yönetilebilir ve yönlendirilebilir’ üzerine eğilir. Bu ilgi de, davranış psikolojisinden, faşist kalıtım psikolojisinin ‘iletişimin becerisi, motor becerisi, içsel yeterlilik, rol yeterliliği, mesaj yeterliliği, yorum yeterliliği’ gibi inceleme ve sunumlarına kadar çeşitlenen, bireyi egemen topluma hazırlama, bu hazırlananı inceleyerek ölçme ve gerekirse hazırlama ve yönetmeyi ona göre ayarlama girişimlerini egemen kılmıştır”. (Erdoğan, 2000: 7)

Günümüzde egemenin sömürebileceği, yönetebileceği ve yönlendirebileceği iktidar alanını etkileyerek genişletmesi ve üretimini yayması, karşı çıkma, başkaldırma ve direniş üzerinden tasarlanan eklektik biraradalıklar ile teşvik edilmektedir. Birbirinden bağımsız ve farklı niteliklere sahip unsurları ayrıştırarak yeniden düzenlemek, sermayenin ve meta pazarının genişlemesi lehine çalışan kurum ya da kişilerin egemenliği ile iktidarını ve iktidarının sürekliliğini sağlayan bir unsur olarak işlemektedir. Bu eklektikliği, yani birbirinden bağımsız ve farklı parçaların, bireylerin, unsurların bir araya gelerek ve iç içe geçerek ortak bir bütün oluşturabilmesine iletişim çalışmaları ise yeniden düzenleme ve temsil etme işlevleriyle katkıda bulunmaktadır. Gerçekliğin yeniden sunulması yoluyla anlamlandırılması ve işlevselleştirilmesi açısından aracı bir konuma sahip olduğu için iletişim çalışmalarının simge ve söylemleri nasıl düzenlediği ve kullandığı giderek daha büyük önem kazanmaktadır çünkü iletişim çalışmaları toplumsal olguların temsil edilmesiyle kamuoyu oluşturma ve kamuoyunu etkileme gücüne sahiptir. Dolayısıyla iletişim çalışmalarında egemen olan toplum anlayışını bir sorun olarak tespit ederek başka yaklaşımlara açılmak, madunun siyasi, ekonomik ve kültürel üretime katılmasını sağlamak bakımından zorunlu bir koşuldur.   

4. Tarde’ın Toplum Yaklaşımı Açısından Kamuoyu ve Entelektüel İşlevinin Ortaya Çıkış Koşulları

Durkheim ile aynı dönemde çalışan Tarde, toplum kavramı ile kamuoyu ve kanaat oluşturulması sorununu irdeleyen düşünürlerden biridir. Tarde, egemen toplum anlayışına göre başka bir toplum yaklaşımı geliştirmiştir. Durkheim’ın bireylerden oluşan toplum anlayışının aksine Tarde, bireyin içindeki toplumları ve toplumların içindeki bireylikleri keşfetmeye çalışmıştır. Tarde’ın toplum anlayışı bireyin mikro, toplumun da makro olarak algıladığı hiyerarşiden ziyade heterarşiyi, yani önceden kestirilemez karşılıklı sınırlılık, etkileşim ve hareketlerle belirlenimi esas almaktadır. Latour (2001), Tarde’ın toplum anlayışı ile ilgili bu hususu şöyle açıklamaktadır: Büyük olan ya da bütün olan, küçük ya da az olandan, parçadan (Tarde’ın deyişiyle monaddan) üstün değil; yalnızca kendi görüşünün bir kısmını diğerlerine benimsetme amacını başarmış olan parçalardan birinin daha basit ve standartlaştırılmış biçimidir. Tarde’ın toplum anlayışı, görüldüğü üzere, kamuoyu ve kanaat oluşturulma süreci ile doğrudan ilgilidir. Kamuoyu olarak kabul edilen, Tarde’ın yaklaşımına göre, tek bir kanaatin basitleştirilerek ve standartlaştırılarak yaygın olarak sahiplenilmesidir. 

Düşünce üretenlerin, üretimlerinin siyasal ve ekonomik olarak nasıl kullanılabileceğine izin verme ve denetleme hakkına ya da olanağına her zaman sahip olamayabileceği göz önünde bulundurulduğunda, Tarde’ın kamuoyu ve kanaat oluşumu ile ilgili düşüncelerinin iletişim çalışmalarında pozitivist-liberal-eleştirel Chicago Ekolü tarafından egemen olanın üretimi için temellük edildiği tartışılabilir. Bugüne kadar Tarde’ın kamuoyu düşüncesini nasıl ve diğer hangi unsurlarla birlikte geliştirdiğinin üzerinde yeterince durulmamıştır. Oysa Tarde, iletişim aracılığıyla oluşturulan kamuoyunun egemenin lehine nasıl işleyebildiğini ve toplumsallaşmalar yarattığını irdeleyen ilk düşünürlerden biridir. Tarde’ın toplum ve kamuoyu anlayışı, egemenin (kapitalistin) lehine işleyen işbölümüne değil, bölünmüş güçlerin merkezileşerek yeniden bölünmek üzere tekrar dağılmasıyla yenileşmeye eğilim gösteren başkalaşma (alterity) esasına dayalı işbirliğine dayanmaktadır. Lazzarato’ya (2008: 21 – 22) göre “Tarde aslında yeninin üretim koşullarını sorgular ve bunu ‘beyinlerin işbirliği’nde görür: arzular, inançlar ve duygulanımlar yoluyla beyinler birbirleri üzerinde etki eder… ‘sosyal uyum’, bu ekonomik, toplumsal ve politik biçimler altında, ‘bir araya gelmiş beyinler’in duygulanım, farklılaşma ve taklit güçleriyle açıklanabilir”. Tarde için temel toplumsal eylemler, bilinç durumlarında değişime sebebiyet veren ilişkilerdir (Barry ve Thrift, 2008: 52). Yani Tarde’a göre bir insanın varlığından emin olabilmesi ve “şüpheciliği ortadan kaldırabilmek için en az iki zihin, iki ruh ya da iki beyin gerekir”. İletişim duygulanım, farklılaşma ve taklit güçleriyle ilişkiselliği sağlaması ve yaygınlaştırması nedeniyle Tarde’ın dikkatini çekmiştir çünkü Tarde’ın sosyolojisinde “değişime uğrayan özne ya da birey değil, iletişim ve değişim (örneğin etki, itaat, sempati veya eğitim) ilişkisidir” (Tarde, 1895: 63 – 66; Barry ve Thrift, 2008: 52; Williams, 1982: 402).

Bu görüşleri toplumsal bir olay etrafında daha ayrıntılı olarak ele almak, Tarde’ın toplum, iletişim ve kamuoyuna ilişkin görüşlerini maduniyetle ilişkilendirerek tartışmak için yol açabilir. Tarde’ın yaşadığı dönemin ekonomik, siyasal ve hukuki koşulları irdelendiğinde onun toplum, iletişim ve kamuoyuna ilişkin yaklaşımlarını geliştirmesine neden olan koşullardan birinin Dreyfus Davası olduğu tartışılmaktadır (Salmon, 2005). Fransa’da 1894 yılında başlayan, hukuksal bir hatanın ideolojik bir meseleye ve siyasi bir krize dönüştüğü Dreyfus Davasının, bu çalışma bakımından üç önemli yönü bulunmaktadır: Bunlardan ilki, bu dava sürecinin Tarde’ın bahsettiği iletişim ve değişim ilişkisinin değişimini imlemesidir. İkincisi ise Dreyfus Davasının basının yargılama yetisini etkilediği, kamuoyu oluşturma gücünü pekiştirdiği ve de ‘entelektüel’ adının da ilk kez ortaya atıldığı bir toplumsal olay olmasıdır. Son olarak dava etrafında yaşananlar, uzlaşma ve uyumsuzluk mekanizmalarının sermaye dolaşımının el değiştirmesi ve meta pazarının genişlemesi sürecinde nasıl ve hangi amaçlarla kullanıldığını da imlemektedir. Davaya neden olan olay, Yüzbaşı Dreyfus’un Savaş Bakanlığı’nda çalışırken, Paris’teki Alman askeri ataşesine Fransız ordusunun sırlarını satarak vatana ihanet ile suçlanmasıdır. Dreyfus’un ömür boyu sürülmesine ve rütbesinin geri alınmasına neden olan şey ise, yetersiz delile dayanarak tutuklanması yönünde hüküm verilmesi ve meşru olmayan koşullar altında yargılanılmasıdır. Basının kamuoyu oluşturma gücü ve yargılama yetisine yaptığı etkiyle bu davanın hüküm verilme sürecinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Davaya yol açan ve davanın yol açtığı olayları irdeleyebilmek için o dönemdeki siyasi ve ekonomik ilişkiler ile mücadelenin de değerlendirilmesi gerekmiştir. Dreyfus, Yahudi asıllıdır ve nüfuzu artan Yahudi asıllı orta sınıfı temsil eden bir figür haline getirilmiştir. Brown’a (1995) göre “ticaret ile uğraşan Yahudi asıllı orta sınıfın nüfuzunun artırması karşısında duyulan ve artı-değer paylaşımından kaynaklanan rahatsızlık büyümüştür”. Bu durum, o güne kadar mevcut ortaklığın ve paylaşımın normlarına, yani o güne kadar hâkim olan belirli grupların çıkarlarına aykırı düşmekte olduğu için güvensizlik, risk ve tekinsizliğe yol açmıştır. Ekonomik ve siyasi istikrarsızlık döneminde sermayenin el değiştirmesi, birbirinden farklı grupların yeni bir zeminde birleşmesi ve bu zemin üzerinde mücadele etmesiyle sonuçlanmıştır. Örneğin 1880 seçimlerinde parlamentoya elli sosyalistin girmesiyle laiklik yanlısı görünen ılımlı politikacıların ruhban sınıfıyla uzlaşması ve bazı parlamenterlerin dolandırıcılık yapmaları ve rüşvet almaları nedeniyle patlak veren Panama skandalı, dönemin siyasi ve ekonomik olaylarından yalnızca birkaçıdır. Dinci-kralcı sermayenin kurduğu Union Generale adlı bankanın 1882 yılında batması üzerine iflasın ardından bunun bir Yahudi komplosu olduğu söylentisi de Dreyfus olayını hazırlayan öncüllerden bazıları olarak sayılabilir (Burns, 1999: iv).

Sermayenin farklı kesimleri arasında artı-değerin paylaşımı mücadelesi içinde nasıl olaylar çıktığı, kamuoyunun ve entelektüelin nasıl oluştuğu ve maduniyetle ilişkisi bağlamında entelektüel işlevi atfedilen iletişimin bu süreç içinde nasıl değiştiği burada odaklanılan esas meseledir.

“Maddi üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sınıf aynı zamanda düşünsel üretim araçları üzerinde de denetime sahiptir. Bu açıdan, genel olarak düşünsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri egemen düşüncelere tabidir” (Erdoğan ve Alemdar, 1990: 178).

Benzer ekonomik ve siyasi çıkarları paylaşanların ortak amaçlar doğrultusunda birleşerek birbirine karşıt grupları oluşturmalarını tetikleyen bir olay ya da olaylar dizisi, iletişimin kamuoyu oluştururken aynı zamanda taraf olma ve oluşturma yönünü de ön plana çıkarmaktadır. Soylular ile Katolik ve kralcı büyük burjuvazi arasında yayılan Yahudi düşmanlığı, zenginliğin ve iktidarın yeniden dağılımı ve paylaşımı sürecinde ortaya çıktığı için Dreyfus’un dava süreci, birbirine karşıt iki kamplaşmanın ya da iki zıt tarafın oluşmasına aracı olmuştur. Bu kamplaşmanın bir tarafında eski düzeni muhafaza ederek siyasi ve ekonomik çıkarlarına sahip olmayı arzu eden bir kesim ve de onların egemenliğinin sürmesine katkıda bulunacak değerler ve düşünceler vardır. Diğer tarafta ise düzenin değişmesiyle oluşan yeni burjuvazi ve onunla birlikte gelişen yeni değerler ile düşünceler bulunmaktadır.

“Egemen düşünceler egemen maddi ilişkilerin açıklanmasından başka bir şey değildir. Önceki egemen sınıfın yerini alan her sınıf kendi amaçlarına ulaşmak için, kendi çıkarlarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarları olarak sunmak zorunda kalır. Bu nedenle, bu sınıf kendi düşüncelerine evrensellik biçimi verir ve tek akılcı, evrenselci geçerli düşünceler olarak sunar. Toplumda kurulu ilişki biçimlerinin gelişen üretim güçleriyle çelişkileri arttıkça, egemen sınıf içindeki ve bu sınıfla bağımlı sınıf arasındaki çatışma büyür.” (Erdoğan ve Alemdar, 1990: 178)

Dreyfus Davası öncesi La Libre Parole adlı gazetesiyle yapılmaya başlanan Yahudi düşmanlığı propagandası, o güne kadar süren ekonomik ve siyasal ortamda iktidar sahibi olan soylular ile Katolik ve kralcı büyük burjuvazi tarafından desteklenmiştir. “28 Ekim’de, Yahudi düşmanı Édouard Drumont’un Libre Parole gazetesi, Yahudi ordu mensubu Dreyfus’un Fransa’nın sırlarını Almanlara sattığı yolundaki ‘kesin’ kanıtlardan söz eden yayınına başlamıştır. Ardından sağ eğilimli Le Soir koroya katılmıştır. Savaş Bakanı General Mercier, 28 Kasım’da Le Figaro‘ya Dreyfus’un suçluluğunun ‘neredeyse kesin olduğunu’ açıklamıştır” (Hür, 2006). La Croix da, Katolik Yahudi düşmanlığının uç noktasında şiddetle Dreyfus karşıtlığına soyundu… François Mauriac bu gazetenin, içinde yaşadığı Bordeaux burjuvazisinin duyarlılığı üzerindeki etkisini sık sık dile getirmiştir (Jeanneney, 1998: 109 – 110)  Ancak suçsuz olduğunu tekrarlayan Dreyfus’la ilgili tek bir kanıt bulunamamasına rağmen basın, gerçekliğin yeniden sunularak anlamlandırılması, kanaat oluşumu ve yargılama yetisindeki etkisini arttırmıştır. Bunun üzerine Dreyfus’un ailesi, onun suçsuzluğunu kanıtlayabilmek için Le Voltaire’de yazan Bernard Lazare’la görüşerek karşı kamuoyu oluşturmaya çabalamıştır. Örneğin, Dreyfus’un suçsuzluğu hakkında Lazare’ın yazdığı bir mektup, etkin gazetecilere ve parlamenterlere gönderilmiştir. Öte yandan Emile Zola, 1897 ve 1898 yıllarında Le Soir ve Le Figaro gazetelerinde Dreyfus’u savunan yazılar yazarak karşıt görüşü desteklemiştir. Zola’nın bu gazetelerde yayınlanan dört makalesi, ‘kendi’ sesini duyuramayan ve egemene tabi olanı (yani Dreyfus’u) ‘onun için’ ve ‘onun adına’ konuşarak destekleyen bir “politik melodram” niteliğine sahiptir. Davaya dair bu görüşü destekleyen Sennett’a (2002: 324) göre “politik melodramda bir tek sonuç vardır ki, o da kişinin kendi dış görünüşünü istikrara kavuşturmasının biricik yolunun düşmanlarını yok etmek olduğunu öne sürmektir. Kolektif bir kişiliğin mantığı, tasfiyedir”. Bu hususla ilgili olarak Sennett (2002: 330) 19. yy.da ortak norm ve değerlerin paylaşıldığı kentli burjuva yaşam kültürünü ve kamusal insanın çöküşünü irdelemektedir: kentli burjuva yaşam kültürü, bireyleri kamu içinde ifade ettikleri kanaatlerinin kendilerinin psikolojik olarak açığa vurulması olduğunu düşünmeye alıştırmıştır. Bir başka deyişle, egemen toplum anlayışına bağlı olarak kamuoyu, birey için zorlama ve baskı oluşturmaktadır. Örneğin “Zola’nın “J’accuse” başlıklı mektubunu 13 Ocak 1898’de yayınlayarak yalnızca Paris’te 200.000 satış yapan L’Aurore gazetesinin editörü Clemencau, mektuba karşı fikirlerini beyan edenlere bunun bir ‘kanaat hareketi’ olduğunu belirtmiştir. Paylaşılan bu kanaat etrafında birleşenlerin ise ‘entelektüel’ bir direniş gerçekleştirdiklerini ifade ederek kamuoyu baskısının gücünü vurgulamıştır” (Judaken, 2006: 4). Entelektüele atfedilen vicdani sorumluluk ve cesaret gibi psikolojik nitelikler ile haksızlığa karşı başkaldırı, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi sermayenin evrensel tarihi içinde gelişen değerler, kamuoyu oluşturma süreci içinde yüceltilerek ve öncelenerek siyaset ve estetik alanını birleştirmiştir.

5. Temsil Sorunu Açısından Kamuoyu ve Maduniyet

Siyaset ve estetik alanındaki temsil anlayışlarının birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılması ise günümüze kadar süren bir sorundur. Temsil meselesi, gerek iletişimin yeniden sunma niteliğiyle gerekse iletişimin kamuoyu ve kanaat oluşturulma sürecinde egemenin lehine çalışabilmesi eleştirisiyle yakından ilgilidir. Spivak’ın (2003: 256 – 257) işaret ettiği ayrım izlenecek olursa, estetikte ‘yeniden sunma’ olarak kullanılan temsil (re-presentation / darstellen) anlayışı ile siyasetteki ‘biri için ve biri adına konuşma’ olarak kullanılan temsil (representation / vertreten) anlayışının bir sayılmasıyla oluşan egemen bilgi-iktidar, madunun üretim olanaklarından yoksunluğunu sabitleyen bir anlayışa yol açmaktadır. Bir başka deyişle, bu iki anlayışın temsil sözcüğü içinde birlikte kullanılması, gerçekliğin anlamlandırılması sürecinde bir kayma yaratmaktadır. İki anlayış, birbirinin içine geçebilmektedir. Bir gerçekliğin yeniden sunulması yoluyla anlamlandırılması siyasi vekâlet ilişkilerini yönlendirebilmekte, bunun tersi de geçerli olabilmektedir. Bu kaymanın kamuoyu ve kanaat oluşturulma süreci içindeki maduniyet ve iletişim açısından yarattığı en büyük iki sorun ise biri adına ve biri için konuşulurken 1) madunun siyasi, ekonomik ve kültürel üretim hatlarına dâhil edilmemesinden dolayı sesini duyuramaması ve dolayısıyla kendisi için ya da kendisi adına konuşan kişinin (örneğin bir liderin) düşünce ve eylemlerine tabi olması, maruz kalması ve rıza göstermek durumunda kalması; 2) madunun düşünce ve eylemlerinin sürekli olarak (örneğin entelektüel tarafından) açıklanma, sınıflandırılma, tanımlanma yoluyla yeniden sunulması ve bu şekilde anlamlandırılan gerçeklik yoluyla egemenin lehine işlevsel hale getirilebilmesidir. Bir diğer sorun ise, maduniyetin egemen toplum anlayışını ve egemenin lehine çalışan bu toplum anlayışına bağlı işleyen iktidarın (bilginin) sürdürülebilmesine yardımcı hale getirilmesidir.

Temsilin iki farklı anlamının birbirinden ayrıştırılmadan kullanılması ile gerçekliğin anlamlandırılması sürecinde ortaya çıkan kaymadan kaynaklanan sorunu Spivak (2003: 318 – 319) “epistemik ihlal” olarak imlemektedir. Epistemik ihlal, emperyalizm ve yeni-sömürgecilikten bağımsız düşünülemez bir sorundur çünkü emperyalizm ve yeni-sömürgeciliğin özel mülkiyet metası olarak mevzilendirdiği emek ve işgücü, iletişimsel süreçlerde çelişki, karşıtlık ve dönüştürme kipleri kullanılarak üretilmektedir. Örneğin entelektüel ve de aydınlatma misyonunu ikame eden ve mevzilendirilmiş emek ya da işgücü olarak iletişim profesyonelleri, özellikle anomi olarak tespit edilen ve varsayılan durumlarda tanınmayan ya da anlaşılmayanın mevcut kodların (örneğin özcü kimlik tanımlarının) altına sokarak açıklanmasına, sınıflandırılmasına ve tanımlanmasına çalışmaktadır. Bu, epistemik ihlalin işlemeye başladığı durumlardan yalnızca birisidir çünkü temsili parlamenter demokrasilerde madun, bizzat onu temsil ettiğini ileri süren kişi, kurum, meta ve belgelerde kapılmaktadır.

Epistemik ihlalin hızını yavaşlatabilmek ise, buna neden olan koşulların ve unsurların saptanarak sorgulanabilmesi ve değiştirilmesiyle mümkün olabilir. Bu noktada örneğin iletişim profesyonellerinin bugün madun olarak değerlendirilebileceğine dair görüşleri, mesafe ile irdelemek gerekir. Curran’a (2005: 210) göre, İngiltere’de bugün “profesyonel iletişimciler, madun rolünü zorlanmadan kabul etmişlerdir… Medya profesyonelleri, toplumun iktidar yapısını temelden değiştirmeyi aramaksızın siyasi sistemi nispeten pasif bir şekilde yorumlamaktadır”. Burada öncelikle iletişim ya da değişim ilişkisinin değişiminden çok bireyin değişimine odaklanan egemen toplum yaklaşımını tespit etmek gerekir. İletişim profesyonelleri olarak adlandırılan uzmanlara atfedilen entelektüele özgü direnişçi ve aydınlanmacı niteliklerin ikame edilmekte güçlük çekildiği vurgulanarak bunun nedenleri bireye ya da özneye bağlanmaktadır. Yani iletişim profesyonellerinin artık toplumun iktidar yapısını değiştirmeyi aramadığı bir sorun olarak belirtilmiştir. Madun ise pasiflik ile özdeşleştirilmekte ve dolaylı yoldan egemenin iletişim üzerindeki iktidarı pekiştirilmektedir. Egemenin iktidarı (bilgisi), madunun pasif-aktif, güçlü-güçsüz, yoksul-zengin, mikro-makro, parça-bütün, birey-toplum gibi kartezyen ikiliklerin altına sokulmasıyla dolaylı yoldan tanınabilmiş, içselleştirilebilmiş ve güncellenebilmiştir. Görüldüğü üzere sorunlar çelişki, karşıtlık ve dönüştürme ilişkileri ortaya konarak ifade edilmektedir ancak bizzat çelişki, karşıtlık ve dönüştürme kiplerinin sahiplenilmesiyle entelektüelin ve iletişimin emeği ve işgücü, egemenin konumunu dolaylı olarak pekiştirecek şekilde mevzilendirilebilmektedir. Bunu tartışmak son derece güçtür çünkü ne de olsa entelektüel figürü adalet, özgürlük, eşitlik, barış gibi üstün ve dokunulmaz kabul edilen değerler için mücadele etmektedir. Dolayısıyla entelektüel figürünün eleştirisi, bu değerlerin olumlu niteliklerinin benimsenmemesi yanılgısı yaratabilmekte ve entelektüel figürünün yanı sıra entelektüelin aydınlatma ve bilgilendirme misyonunu sahiplenmiş iletişimin (ve profesyonellerin ya da uzmanların) varlık nedeninin (raison d’être) de sorgulanmasına neden olabilmektedir. 

Bu konuyla ilgili olarak, Tarde’ın da entelektüel figürü ile ilgili eleştirisini mesafeli ve sağduyulu bir şekilde geliştirdiği ileri sürülebilir çünkü Tarde (1969: 289 – 290), estetik kalabalıkların dini kalabalıklar gibi inanç temeline dayandığını ve 1800’lerin son yıllarında da artık gözden düştüğüne işaret etmektedir. Tarde’ın estetik kalabalıklar olarak imlediği grubun, Zola’nın eylemi sonrası ‘entelektüel’ olarak adlandırılanlar ile ilişkisi ortadadır. Salmon’un (2005) da görüşü bu kanıyı güçlendirmektedir. Böylelikle Tarde’ın temsil sözcüğü ile gerçekliğin anlamlandırılmasında oluşan kaymanın koşullarını irdelediği daha da belirginleşmektedir. Toplumsal, ekonomik ve siyasi bakımdan iktidarını sürdürme olanakları zarar gören ya da tehdit edilenler, üstün değerler olarak kabul edilen eşitlik, demokrasi, özgürlük ve adaleti kendi çıkarlarına kullanabilmektedir. Bu ise toplumsallaşma süreci içinde irdelenmesi gereken bir meseledir.

Bununla ilgili olarak Tarde’ı ilginç kılan bir diğer unsur ise onun demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerler ile egemenliğin inşa edilmesine katkı sağlayan, tabiyet (bireyin topluma, yasaya tabi olanın yasaya vs.) ilişkileri yaratan ve pozitivist-rasyonalist paradigmaya dayanan Kartezyen ikiliklere (karşıt kamplaşmalara) bağlı egemen toplum anlayışından kopmasıdır. Tarde, taklit ve tekrar ilişkilerinin toplumu inşa ettiği üzerinde yoğunlaşarak siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan yeni bir sınıflandırma ve derecelendirme kuran bir karşıtlık ilişkisiyle karşılaşıldığı zaman, mevzilenme ve ele geçirme harekâtının iletişimin etkin bir şekilde devreye sokulmasıyla nasıl işlediğini irdelemiştir. Kamuoyunu etkileme ve aydınlatma misyonuyla tanımlanan ve yüceltilenler için burası bir ayrım noktasını oluşturmaktadır. ‘Entelektüel’ olarak kodlanan kalabalıkların beğeni yargılarındaki gelişigüzellik ve öznellik yüzünden en hoşgörüsüz olanlar olduğunu vurgulayarak Tarde, gelişigüzel ve taraflı kanaat oluşumunun yayılarak güç kazanmasıyla yargılama yetisinin egemenin lehine kullanılabilecek hale getirilebileceğine dikkat çekmiştir. Gerçekliğin anlamlandırılması sürecinde demokrasi ve ilerleme gibi değerlerin yüceltilmesi, yargı yetisinin temsil sözcüğüyle manipüle edilmesine ve bu değerlerin egemenin lehine kullanılabilmesine olanak tanımaktadır. Foucault’nun (2002: 44) da vurguladığı üzere, ne de olsa “Hukuksal iktidar, sanayi devriminden itibaren mutlak monarşilerin karşısında parlamenter demokrasi modelini kurmaya soyunmuştur”.

Bu mücadele ilişkileri içinde madunun tekinsizliğinden yola çıkarak, fetişleştirilen değerler üzerinden egemen olan ile işbirliği yapması ise dikkat çekici olan bir diğer unsudur. Madunun bu niteliği, Tarde’ın heterarşik toplum anlayışıyla da örtüşmektedir. Yani madunun geçici ilişkiler kurmasından dolayı egemen ile karşılıklı olarak yaptığı işbirliği önceden kestirilemez bir sınırlılık, etkileşim ve hareketlerle belirlenmeyi içermektedir. Buna rağmen Gramsci’ye (1971: 207) göre “Madun gruplar iktidardaki grupların etkinliklerine her zaman bağlıdır; isyan ettiklerinde ve başkaldırdıklarında bile. Yalnızca ‘geçici’ bir zafer, onların tabiyetlerini kırar ki o da birdenbire olmaz. Gerçekte, zafer kazanmış gibi görünseler bile madun gruplar, yalnızca kendilerini savunmaya can atarlar”. Tarde’ın toplumsallaşmaya dair görüşleri izlenecek olursa, günümüzde yoksun ve yoksul olmanın yanı sıra tekinsizlik ve eksiklik hislerinin, başka bir şeyle ilişki kurarak kendi varlığını savunma esasına dayandığı ileri sürülebilmektedir. Üretim ve yönetimleriyle kamuoyunu yönlendirme ve örgütleme mücadelesi veren milliyetçilik, faşizm, hemşerilik, ataerkillik gibi egemen söylem ve cemaat ağlarıyla kurulan ilişkiler ile tekinsizlik ve eksiklikler ikame edilebilmektedir. Kendi zihninde neyi istediğine ya da istemediğine ve neyin kendi çıkarlarına hizmet edip etmeyeceğine ilişkin bir görüş geliştiren kişi, kendisinin gerçekliğe uygunluğundan çok gerçekliğin içinde kendisi için ne bulduğuna bakacaktır (Sennett, 2002: 287). Sabit bir kimliği, tanımı, cemaati ya da ideolojiyi özcü bir şekilde sahiplenerek ‘önceden belirlenmiş’ bir kanaate sahip olmak, eksiklik ve tekinsizliği ikame etmesi nedeniyle işlevsel bulunabilmektedir. Bir kanaat etrafında bir taraf olmak, aynı zamanda önceden belirlenmiş bir güce, bir ötekiye, bir düşmana karşı birlikte mücadele vermeyi de yanında getirmektedir. Dayanışma ve destek mekanizmaları, tekinsizlik ve güvensizlik eksikliklerini sahiplenen bireye tamamlanmışlık (yani bütünlük) hissi vererek parça-bütün ikili karşıtlık ilişkisine dayanan egemen toplum anlayışını dayatan iktidara (bilgiye) uyum sağlanması için bu anlamda bir güç sağlamaktadır. Zaten Tarde’a (2004: 78) göre toplum, “son derece değişik biçimlerde herkesin tek tek ve karşılıklı olarak birbirine sahip olması”dır. Dolayısıyla bu sorun, toplumsallaşmaya dair yaklaşımların ayrımı ile irdelenebilir.

Siyasi iletişim açısından değerlendirildiğinde ise birbirine karşıt taraflar etrafında gelişecek kamuoyunun egemenin lehine örgütlenebilmesi, denetimi ve yönetimi ise böylelikle daha kolay hale gelmektedir. Kanaat oluşumunu etkileyebilecek ve birbirinden bağımsız pek çok değişken, ‘ya o, ya da bu’ ikili karşıtlığına indirgenerek bireyler üzerindeki meşru ve rızaya dayalı zorlayıcılığın etkinleştirilmesini sağlamaktadır. Bu şekilde oluşturulan kamuoyu, yok oluş ve kurban kaderinin yayılmasıyla madunun egemen olanla işbirliği yaparak var olma sorunuyla uğraşabilmesi için de bir araç olmaktadır. Öte yandan yok oluş ve kurban kaderinin yayılması söylemini kullanan kişi ve kurumların da düşünce ve eylemlerini sürdürerek varlık nedenleri pekiştirilebilmektedir. Burada artık sabit bir madun anlayışından bahsedilemez çünkü madun, egemenle işbirliği yapmak koşuluyla üretim hatlarının içine girerek geçici de olsa hegemonik bir konuma geçebilmektedir. Madunun bu niteliğinden ötürü, onu homojen bir kimliğin, sınıfın, etnik grubun ya da tanımın altında örneklendirmek de güçleşmektedir. Savunulan tarafı ve çıkarlarını haklı çıkartarak iktidar sahibi olmak ve egemen ile birlikte çalışmak ise sermayenin evrensel tarihine bağlı olarak gelişen düşüncelerin, pratiklerin ve değerlerin üstünlüğü tekelinde dolaylı yoldan da olsa zorunlu kılınmaktadır. Bu bir üretim ve yönetim zihniyeti sorunudur. 

6. Tarde’ın Yaklaşımı Açısından Kamuoyu Oluşumu Süreci İçinde Maduniyet

Madun kavramı da nitekim Gramsci tarafından üretim ve yönetim zihniyeti sorununun İtalya’da en çok yaşandığı faşizm döneminde önerilmiştir. Gramsci, pozitivist bilim ile faşizmin uzlaşmasına karşı çıkarak hegemonyanın nasıl kurulduğunu ve sürdürülebildiğini tartışmış; yönetici sınıfın çıkarlarının evrensel çıkarlar olarak kabul edilme sürecini irdeleyerek madun kavramını önermiştir. “Hegemonik olmayan gruplar ya da sınıflar olarak adlandırılan ve ‘tabi’ ile ‘araçsal’ anlamlarını içeren madun” (Gramsci, 1971: 20) da bu sorunsallaştırma içinde ortaya çıkmıştır. 

“faşizm, yeni yaratılmış proleter kitlelerin yok etmek için mücadele ettiği mülkiyet yapısına zarar vermeden bu kitleleri örgütlemeye çalışmaktadır. Faşizm kurtuluşunu bu kitlelere haklarını vermek yerine onlara kendilerini ifade etme şansı vermekte görmektedir…  Faşizmin mantıksal sonucu, estetiğin siyasete sokulmasıdır” (Benjamin, 1977: 408).

Görüldüğü üzere estetiğin siyaset ile iç içe girmesiyle ilgili Spivak’ın işaret ettiği temsil sorunu, bu üretim ve yönetim sorunu ile yakından ilgilidir. Siyasi temsil sorununa değinerek Gramsci (1971: 52 – 53) bir toplumda sesi olmayan, toplumun işleyiş mekanizmaları içinde kendini ifade edemeyen işçiler, köylü kadınlar gibilerin klasik Marksist anlamdaki proleteryadan ‘başka’ bir durumda olduğunu belirtmek amacıyla altta ve aşağıda konumlananları ‘madun’ olarak ifade etmiştir. Gramsci’ye göre, madun toplumsal gruplar, ekonomik üretim alanından doğan gelişmeler ve dönüşümler tarafından nesnel olarak biçimlendirilmelerine rağmen egemen politik oluşumlara aktif veya pasif manevralar yaparak katılsalar da onların rızasını korumaya ve onlar üzerindeki kontrolü sürdürmeyi arzu eden yeni siyasal partiler madunlardan değil, egemen gruplardan çıkmaktadır. Ezilenler için ya da ezilenler adına konuşanlar, bugün de azınlıklar, göçmenler, yoksullar, mazlumlar ve mağdurlarla özdeşleşerek kendilerini yeniden sunmaktadır. Bu kişi ve kurumlar, iletişim çalışmalarının da katkıda bulunduğu popüler kimlik politikalarına dâhil edilerek uyuşmazlık inşa etme aracı olarak kullanılmaktadır.

Uyuşmazlık sürecinde ise kimlerin ve nelerin, ulusaşırı sermayenin egemenliği lehine ekonomik ve siyasi alanda nasıl uzlaştığı ve böylelikle kamuoyu oluşturulduğu ise epistemik ihlal nedeniyle okunamamaktadır. Bir başka deyişle geçici de olsa hegemonik konuma geçen madunun egemen olan ile işbirliği yaparak onun iktidarını güçlendirmesinin ifade edilmesi, geçici ve dinamik ilişkilerin genelleştirilerek tek bir homojen parçaya ya da bütüne indirgenmesinden dolayı güçtür. Yeni-sömürgeciliğin epistemik ihlal ile tahakküm ettiği alan da burasıdır. “Hakikaten de her zaman sarf edilen çaba, kamuoyu organları denilen ve bazı durumlarda yapay olarak çoğaltılan gazeteler ve dernekler tarafından ifade edilen çoğunluğun rızası üzerinde zorlamanın ortaya çıkması için verilmektedir. Rıza ile zorlama arasında ise yozlaşma, çürüme ve dolandırıcılık durmaktadır” (Gramsci, 1971: 80). Madunun yargılama yetisine dayanarak yozlaşma, çürüme ve dolandırılmaya karşı nasıl mücadele ettiği ise iletişim çalışmalarının da katkı yapacağı araştırmaları gerektirmektedir. Nitekim “Tabi grup, ahlaki entelektüel öncülüğü politik ve kültürel olarak kazandığı zaman madun, hegemonik hale gelmektedir” (Fontana, 2005: 116); bu da kamuoyunun organizasyonu ve yönlendirilmesi mücadelesini içermektedir. 

Bu hususla ilgili olarak Tarde, kamuoyunu kullanarak egemenliğin nasıl inşa edilebileceğinden ziyade, egemenliğin inşa edilme sürecinde nesnel olarak kabul edilen yargılama yetisinin kamuoyu oluşturularak nasıl etkilenebildiği ile ilgilenmiştir. Chicago Ekolü’nden olan iletişim sosyoloğu Park’a (1972) göre yurttaşlar arasında kurulacak bir kanaat ortaklığı olarak kamuoyu, ‘halk’ tartışmasını gerektirmektedir. Yani kamuoyu, halk arasında hem uyuşmazlığı gerektiren hem de uyuşmazlıktan çıkmayı zorunlu bırakan bir niteliğe sahiptir. Burada, uyumun ve uzlaşmanın mümkün olabilmesi için uzlaşmazlığın bir zorunluluk olarak ortaya çıktığı vurgulanmalıdır. Dolayısıyla uzlaşmazlık, rıza gösterilmesini yani uyum sağlamayı zorunlu bırakan bir araç olarak işbirliğini sağlamaktadır. Park’ın yaklaşımında uzlaşma ve uyuşmazlık temelinde normatif bir demokrasi tartışması yapılmaya çalışıldığını okumak zor değildir. Zor olan, uyuşmazlıktan uzlaşmaya giden yolun inşa sürecinin iletişimsel olarak sorgulanabilmesidir ve bu noktada başka bir mesele ortaya çıkmaktadır. Park’ın egemen toplum anlayışına dayanan iletişim yaklaşımına göre kanaat ortaklığı olarak tanımlanan ve kamuoyunun zorunlu koşulu olan halk tartışması, egemenin lehine inşa edilen anlam ve işlev kaymalarını içeriyorsa bu bir sorun değil midir? Bir terör örgütü lideri, bir politikacı, bir yargıç ve bir işçinin nesnel olarak kabul edilen yargı yetisiyle ifade ettiği insan hakları, özgürlük ve demokrasi ile ilgili yapılan halk tartışmasında, bu kavramların kullanılmasıyla hangi farklı taleplerin ve koşulların oluştuğu gerçekliğinin yeniden sunularak anlamlandırılması bir uzlaşmazlık yaratmaktadır. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, burası aynı zamanda epistemik ihlali de imlemekte ve yeni sömürgeciliğin tahakküm alanı ile zamanını oluşturmaktadır. 

İletişim araçları, uzlaşmazlıkları gerek inşa ederek gerekse gündeme taşıyarak, egemen olan sermayenin ve ona bağlı yönetenler ile onların öncelediği değerlerin lehine kurulacak ortaklıklara, paylaşımlara ve uzlaşmaya katkıda bulunan bir fail işlevi görebilmektedir. Yani, uzlaşmazlığın kendisi polemik, spekülasyon ve komplo teorisi olarak adlandırılan güncel mitler aracılığıyla egemenin lehine bir uyum aracı olarak kullanılabilmektedir. Egemen olanla işbirliği, yani uyum, bu uzlaşmazlık sürecinin içinde gerçekleşmektedir. Buna neden olan ise egemen toplum anlayışının zihinlerdeki ve gündelik pratiklerdeki yaygınlığıdır. Uzlaşma ve uyum, birbirinden farklı parçaların ortaklığını, paydaşlığını ve bütünü oluşturan bir unsur olarak belirmektedir. İstikrarsızlık ve kriz durumları, gerçekliğin anlamlandırılması sürecinde birer anomi olarak görülmektedir. Sorunlar tespit edilerek toplumsal uyum için bir an önce çözülmelidir ve bu baskı, iktidarın güçlenmesi için iletişim araçları tarafından da yapılmaktadır. Dreyfus Olayı’nda da görüldüğü üzere, iletişim araçları kamuoyunda uzlaşmazlığı hem gerçeklik olarak yeniden sunma yoluyla anlamlandırarak inşa etmekte hem de bu uzlaşmazlık sürecinde sermaye dolaşımının hızlanması ve meta pazarının gelişmesi için çalışanların ürettiği koşullara uyum ve rıza gösterilmesini dolaylı da olsa sağlayabilmektedir. Sermayeyi yöneten, egemen iktidarın (bilginin) yayılmasına ve güçlenmesine aracı olabilmektedir. 

O halde, sermayenin lehine işleyen ortaklıkların egemenliğini sağlamlaştırmasında ortaya çıkan ve uzlaşmazlığın gürültüsüne esir olan nasıl ifade edilecektir? Fetişleştirilerek içi boşaltılan kavramların, tek bir kanaatin basitleştirilerek standartlaştırılması yoluyla gerçekliğin anlamlandırılmasında kullanılması ve kamuoyu yaratmak için araçsallaştırılması, bugün hukuk, siyaset, ekonomi ve iletişim gibi alanlarda sıklıkla ortaya çıkan ortak bir meseledir. Bu alanların gündelik pratiklerden oluştuğu düşünüldüğünde, gündelik pratikler ile kamuoyunun oluşması arasındaki ilişkinin sorgulanma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Katz (1992) Tarde’ın kamuoyu ile ilgili tartışmasını şöyle özetlemektedir: (a) Gazete, sohbeti besler (b) sohbet, kanaati şekillendirir ve (c) kanaat, eyleme yol açar. Tarde’a (1899: 75) göre, “Her zaman olduğu gibi sohbet ve şu anda sohbetin ana kaynağı olan basın, kanaatteki başlıca unsurlardır”. Dolayısıyla buradan yola çıkarak siyasi, kültürel ve ekonomik üretim (eylem) için gereken kanaatin ve kamuoyunun, Bhabba’nın (1995: 4) da tartıştığı üzere “tam da laf aramızda konuştuğumuz zaman” ve gündelik, sıradan pratiklerimizle şekillendiği ve yerleştiği ileri sürülebilir.

Özellikle 1990’lardan sonra bilginin ticarete yönelik bir üretim aracına dönüşmesi ve enformasyon ile bilgi arasındaki ayrımın giderek silinmesi ya da Lyotard’ın (1994: 151) deyişiyle bilginin “TV oyunlarının konusu” haline dönüşmesi nedeniyle kanaatin şekillenmesinde ve kamuoyunun oluşturulmasında iletişimin sohbet gibi gündelik pratikleri eskisinden daha güçlü bir şekilde etkilediği tartışılabilir. Gündelik iletişimde tam olarak hangi unsurların taklit ve tekrar edilerek yayıldığını tespit edebilmek güç olmasına rağmen, kanaatlerin oluşturduğu söylem ve eylem birliği ağlarının bugün egemenle uzlaşmak ve işbirliği yapmak koşuluyla egemenin lehine kullanıldığı tartışılabilir çünkü gerçekliği yeniden sunarak ‘entelektüel’ işlevini taşıyan aracılar tarafından tanımlanmış, sınıflandırılmış ve ölçülmüş olanın siyasi, ekonomik, kültürel, hukuksal ve akademik alanda taklit edilerek tekrar edilmesi, yargılama yetisi için bir anlaşılma kolaylığı ve konformizmi sunmaktadır. Bir başka deyişle, egemen toplum anlayışına bağlı, Kartezyen dinamiklerle yapılan açıklama, tanımlama ve sınıflandırma çabaları gerçekliği ‘biri için’ yeniden sunarak anlamlandırmaktadır. Bu da “birileri nasıl olsa benim yerime, ya da benim için düşünüyordur, yapıyordur” algısını yaratabilmekte, kişisel kanaat oluşumu çeşitli cemaat ağlarıyla kurulan ilişkiler ve onların sahiplendiği grup kanaati ile ikame edilmekte ve sorumluluk ile vicdan duygusu temsil aracılığıyla bir başkasına devredilmektedir. Ancak bazı nitelikleri, düşünce ve eylemleriyle söz konusu tanım, sınıflandırma ve ölçülerin sınırlandırmalarının dışına taşan alt ve aşağı konumdaki ‘başka’ olanlar, yani madunlar, bu süreç içinde kendilerini alt ve aşağı konumdaki bir başkalık (alterity) olarak ifade edememektedir çünkü madunlar bu üretim sürecine dâhil olmayanlardır. Madun ya kendisi için uygun görülen tanım, sınıf ve ölçüte rıza göstermektedir ya da direnişinin uyuşmazlık unsuru olarak kabul edilmesiyle uzlaşma ve uyum için araçsallaştırılmaktadır.

İletişimsel süreçte tekrarların arasındaki küçücük düşünce, eylem ve pratiklerin dikkatle kavranabilmesi ve ifade edilebilmesi zahmetlidir. Burası, anlam ve işlev kaymalarının yanı sıra sapmaların oluştuğu ve araçsallaştırıldığı yer olarak da imlenebilir. Örneğin otorite sembollerinin ters yüz edilmesi, tanınmaması, yıkılması, başka bir şeyle ikame edilmesi ya da hafife alınması gerçekliği, medyada otoriteye karşıt bir söylemi sahiplenen popülist bir siyasal partiyle ilişkilendirilerek yeniden sunulabilir. Ne de olsa düşman olarak bir öteki tayin edilmesi, popülist rejimlerin önemli bir karakteristiği olarak gösterilmektedir (Laclau 1977). Bu gerçekliği yaratan koşulların ve sorunların nedenlerinin ve çeşitliliğinin kitlelere hitap eden iletişimsel yeniden sunma sürecinde homojen tek bir bütüne indirgenmesiyle alt ve aşağı konumdakilerin üretimleri basitleştirilerek standartlaştırılabilmektedir. Kamuoyu ve kanat oluşumu süreci içinde maduniyet popülist, özcü, ahlakçı, kimlikçi ve bütüncü yaklaşımlar gibi egemenin lehine işleyen iktidar-bilginin sahiplenilmesi nedeniyle üretim hatlarına dahil edilmemektedir. Bu da toplumsallaşmaya dair bir konu olduğu için pozitivist-rasyonalist paradigmaya bağlı egemen toplum yaklaşımından farklı bakış açılarıyla çalışmak kaçınılmaz bulunmaktadır. 

7. Sonuç

Madunun kültürel, ekonomik ve siyasi olarak üretim süreci içine dâhil edilmemesinin yanı sıra meşru, rızaya dayanan ve dolaylı yollarla sömürülmesi olarak tanımlanan yeni-sömürgeciliğin günümüzde nasıl gerçekleştiğini irdeleyebilmekte güçlük çekilmektedir. Meşru ve rızaya dayanan demokratik karar alma aşamalarından biri olan kamuoyu oluşturma sürecinde uzlaşma ve uyumsuzluk mekanizmalarının egemenin, yani sermaye ve meta dolaşımıyla artışı için iktidara (bilgiye) hâkim olanların lehine işlemesini sağlayan bir aracı olarak iletişim çalışmalarının bu bağlamda kritik bir yere sahip olduğu görülmektedir. Çelişki, karşıtlık ve dönüştürme kipleriyle gerçeklik, iletişim çalışmaları tarafından yeniden sunularak anlamlandırılabilmekte ve tahakküm edenin iktidarını (bilgisini) güçlendirmeye devam edebilmektedir. Buna neden olan unsur ise günümüzde siyaset, hukuk ve ekonomi gibi alanlarda hala geçerli olan pozitivist-rasyonalist paradigmaya bağlı toplum ve toplumsallaşma anlayışının egemenliğidir. Egemen toplum anlayışına dayanan iletişim çalışmalarının bu noktada neyi tekrar ederek yeniden sunduğunun ve güçlendirdiğinin farkında olarak yapacağı eleştirel sorgulamalar ise gerçekliğin yeniden sunulması yoluyla nasıl anlamlandırıldığına ilişkin bilinci de pekiştirecektir. Böylelikle kamuoyu oluşturulması sürecinde madunun üretime dâhil edilmesi için de çalışılabilecektir. Bu çalışmada söz konusu eleştirel perspektife katkı sağlamak için egemen toplum yaklaşımından farklı görüşleri olan Gabriel Tarde’ın kamuoyu ve toplum ile ilgili düşüncelerine odaklanılmıştır.

Tarde’ın görüşleri, maduniyet ile ilişkili olarak irdelendiğinde kamuoyu oluşturulması sürecinin üç şekilde gelişmekte olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki iletişim profesyonellerinin yeni-sömürgeciliğin özel mülkiyet metası olarak mevzilendirdiği emek ve işgücüne dönüşebilmesidir. Egemen toplum anlayışının bağlı olduğu pozitivist-rasyonalist paradigma politika, ekonomi, hukuk ve sosyal bilimlerin üretim sürecinde olduğu gibi iletişim profesyonellerinin de zihinlerinde ve gündelik pratiklerinde yaygın ve eşgüdümlü olarak geçerli olabilmektedir. Bu yüzden basitlik, hiyerarşik düzen, lineer bir zaman algısı, öngörülebilirlik, açıklamaya dayalı neden-sonuç ilişkisi ve nesnellik gerçekliğin yeniden sunulmasıyla anlamlandırılması, iletişimsel üretim ve yönetim sürecinde bir zorunluluk olarak hala aranmaktadır. Madunun düşüncelerinin ve eylemlerinin bu standartlara göre irdelenmesi sonucunda ise alt ve aşağı konumdaki başkalık, yani maduniyet popülist, özcü ve kimlikçi ekonomik-siyasete göre araçsal bir veriye ya da metaya dönüştürülerek silinebilmektedir. İletişimin ve iletişim profesyonellerinin yeni-sömürgeciliğin özel mülkiyet metası olarak mevzilendirdiği emek ve işgücüne dönüşebilmesi meselesi, bu çalışmada ulaşılan ikinci sonuçla ilişkisi bağlamında somutlaştırılabilmektedir. 

İkinci olarak, iletişimin gündelik hayatın dönüşümündeki taklit gücü ile madunun kamuoyu oluşturulma sürecinde bir uzlaşmazlık ve uyum aracı olarak kullanılması tartışılmıştır. İletişimin sohbeti etkilemesi, sohbet sırasında gelişen ya da değişen kanaatin ise gündelik pratiklere taklit yoluyla yön vermesi söz konusudur. Bu, iletişim profesyonellerinin zihinleriyle gündelik deneyim ve pratiklerini de etkilediği için bireylerden oluşan toplum yerine bireyin içindeki toplumlardan bahseden Tarde izlendiğinde, gösteren ve izleyen, yani iletişimci ve halk arasındaki ayrımın silinerek, bu rollerin geçici ve dinamik olarak değiştiği döngüsel bir işleyişten bahsetmek mümkün hale gelmektedir. Kanaatin ve kamuoyu oluşturulma sürecinin egemen toplum anlayışına bağlı üretim ve yönetim zihniyetine dayanması yüzünden ise madunun madun olarak kalması ve madunun kendisini egemenin iktidarına (bilgisine) tabi kılacak koşullara rıza göstermesi güçlenmektedir. Zira kanaat ve kamuoyu oluşturmada çelişki, karşıtlık ve dönüştürme kiplerine dayanan uzlaşmazlık ve uyuşmazlık süreci içinde birbirinden ayrışan düşünceler ve eylemler basitleştirilerek, standartlaştırılarak, genelleştirilerek ve indirgenerek yeniden sunulmakta ve gerçeklik anlamlandırmaktadır. Karşıt taraflar arasındaki gündelik pratiklere de yansıyan bu uzlaşmazlık ve uyumsuzluk ise bir tekinsizlik ve istikrarsızlık sorunu olarak algılanmaktadır ve çözüm yolları geliştirmek amacıyla bu soruna neden olan koşulların, kişilerin, olayların somut olarak tespit edilmesi öncelenmektedir. Sorunları teşhis edilerek reçete önerilerinin oluşturulması ise ‘uzman’ kişi, kurum ve etkinliklerin varlık nedenini oluşturmaktadır. Demokrasi, ilerleme, kalkınma, adalet gibi kavramlar, bu süreç içinde kullanım değerleri göz önünde bulundurularak araçsallaştırılabilmektedir ancak ‘iyi niyete’ dayanan bu kişi, kurum ve etkinliklerin sorgulanması kuşkuyla karşılanmakta ve egemen toplum anlayışına göre basitleştirilerek bir tarafa, kimliğe, tanıma, sınıflandırmaya indirgenebilmektedir. Uzlaşmazlık ve uyuşmazlık süreci içinde taraflardan biri lehine bir kanaatin gelişmesine bağlı olarak, bu kanaatin taklit yoluyla yayılarak çoğalmasıyla kamuoyunun oluşturulması söz konusudur. Uyuşmazlık, kamuoyu oluşturma sürecinde egemenin iktidarına (bilgisine) uyum sağlama mekanizması olarak işlemektedir.

İlk ikisiyle bağlantılı olan üçüncü husus ise, kentli bireyin bir başka zihinle ya da ruhla (spirit) ilişki kurarak var olma sorunuyla uğraştığı toplumsallaşma sürecinde ortaya çıkmaktadır. Bu, ilk ikisinden daha karmaşıktır. Siyaset ve estetik alanındaki temsil anlayışlarının, yani hem yeniden sunma hem de biri için ya da biri adına konuşma, iletişim çalışmalarında iç içe girmiştir. Temsil anlayışlarının birbirinden ayırt edilememesi ise kamuoyu oluşturma sürecinde madunun egemen ile işbirliği yaparak üretim süreçlerine dâhil olmasına katkı sağlamaktadır. İletişimin entelektüel figürü ile paylaştığı aydınlatma ve bilgilendirme misyonu yüzünden kamuoyu oluşturulması sürecinde siyaset ve ekonomi tarafından önceden belirlenerek tanımlanmış, sınıflandırılmış ve ölçülmüş olanın taklit edilmesi, yargılama yetisi için bir anlaşılma kolaylığı ve konformizmi sunmaktadır. Bu durumun tersi de aynı oranda geçerlidir, yani iletişim tarafından önceden belirlenerek tanımlanmış, sınıflandırılmış ve ölçülmüş olan siyaset ve ekonomi üretimi açısından yargılama yetisi için bir anlaşılma kolaylığı ve konformizmi sunmakta, bu da taklidi egemenin lehine güçlendirmektedir. Bir başka deyişle, egemen toplum anlayışına bağlı, Kartezyen dinamiklerle yapılan açıklama, tanımlama ve sınıflandırma çabaları gerçekliği ‘biri için’ ‘yeniden sunarak’ anlamlandırmaktadır. Temsil edenin, gerçekliği anlamlandırmasında kaybolan ise maduniyettir. Madun, toplumsallaşma süreci içinde sabit bir kimliği, tanımı, cemaati ya da ideolojiyi sahiplenerek önceden belirlenmiş bir kanaate sahip olabilmekte ve yeniden sunulabilmektedir. Ancak, bu durum siyasi, kültürel ve de ekonomik üretim hatlarına giremeyen madun tarafından işlevsel de bulunabilmektedir. Yeni sömürgeciliğin nasıl gerçekleştiğini kavrayabilmede güçlük çekilmesinin başlıca nedenlerinden biri, madunun kendisini tabi kılacak koşullara meşru olarak rıza göstermesidir. Madun, kendisini madunlaştıracak koşullara, egemen olan ile işbirliği yaparak ikna olmakta ve rıza göstermektedir. Ancak meşru rızaya giden yol, dolaylı bir zorlamadan, maruz kalmadan ve mecbur bırakılmadan geçmektedir. Bir kanaat etrafında bir taraf olmak, aynı zamanda önceden belirlenmiş bir güce, bir ötekiye, bir düşmana karşı birlikte mücadele vermeyi de yanında getirmektedir. İşbölümünden ziyade işbirliği esasına dayanan bu toplumsallaşma sürecinde ise birbirine karşıt taraflar etrafında gelişecek kanaatlerin ve kamuoyunun örgütlenebilmesi, denetimi ve yönetimi basitleştirilmekte ve standartlaştırılmaktadır. Böylelikle ulusaşırı sermaye dolaşımının hızlanması ve meta pazarının genişlemesi için taraflara bölünmüş mevzilerin konumlandırılması ve manipüle edilebilmesi siyasi iletişim açısından da kolaylaşmaktadır. Madunun kendisini tabi konuma sokan egemen toplum anlayışının zorlayıcılığına rıza göstermesi, özellikle siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, yoksulluk ve kültürel haklardan yoksunluk gibi eksiklik hallerinin iletişimin de katkıda bulunduğu tekinsizliğin yaratılma süreçlerinde aranabilir. Özellikle burjuva yaşam kültürünün şekillendirdiği kentlerde madun, bu eksikliği başka bir şeyle ilişki kurarak ikame etmekte ve kendi varlığını savunmaktadır. Bununla birlikte madunun egemen ile işbirliği yapma nedenleri ile koşullarının madunun değişmesinden çok, madunun değişen iletişim ilişkilerinin içinde su yüzüne çıktığı görülmektedir. Bugün madunun üretimi, ilişkiselliğin içinde ortaya çıkmaktadır. Bu ilişkisellik ise dinamik ve geçici niteliğinden ötürü ayırt edilememektedir çünkü homojen varsayılan kimlik, tanım ve sınıflandırmaların kendi içindeki heterojenliği, kamuoyu oluşturma gücünden hala yoksundur. Gerçekliğin anlamlandırılması sürecinde yeniden düzenlenerek bir yandan demokratikleşme ve kalkınma halelerinin altında ulusaşırı sermaye ağına dâhil olunarak bir dönüşüm süreci deneyimlenirken, diğer yandan demokratikleşme ve kalkınmaya dair yeni sorunlar gündeme gelmektedir. Bu bir üretim ve yönetim zihniyeti sorunudur.

8. Kaynakça

Barbier, F; Lavenir C B (2001) Diderot’dan İnternete Medya Tarihi, (Çev.) K Eksen, İstanbul: Okuyanus.

Barry, A; Thrift, N (2008) “Gabriel Tarde: Taklit, İcat ve Ekonomi”, (Der.) E Koyuncu, P B Yalım, C Gündüz, (Çev.) E Koyuncu, S Karlıtekin, P B Yalım, Tesmeralsekdiz: Gabriel Tarde, No:3, Ankara: Mattek, s.50 – 67. 

Benjamin, W (1973) The Work of Art in the Age of Mechanical Production, Illuminations, London: Fontana, s. 219 – 254. 

Berg, B. L (2003)   Qualitative research methods for the social sciences, Boston: Allyn & Bacon.

Bhabba, H. (1995) “Cultural Diversity and Cultural Differences”, The Post-colonial Studies Reader, (Der.) B Ashcroft, G Griffin, P Tiffin, London: Sage. 

Bogdan, RC; Bicklen, S K (1998) Qualitative Research for Education: An Introduction to Theory and Methods, Boston: Allyn and Bacon.

Brown, F (1995) Zola: A Life, New York: Farrar, Straus and Giroux.

Burns, M (1999) France and Dreyfus Affair, Boston: Bedford.

Curran, J (2005) “Communications, power and social order”, Culture, Society and the Media, (Der.) M Gurevitch, J Curran, T Bennett, J Woollacott, London: Routledge.

Durkheim, E (1964) The Division of Labor in Society, Glencoe: Free Press.

Durkheim, E (1982) The Rules of the Sociological Method, (Der.) S Lukes, New York: Free Press.

Durkheim, E (2006) Toplumsal İşbölümü, (Çev.) Ö. Ozankaya, İstanbul: Cem.

Erdoğan, İ ve Alemdar, K (1990) İletişim ve Toplum: Kitle İletişim Kuramları, Tutucu ve Değişimci Yaklaşımlar, Ankara: Bilgi.

Erdoğan, İ (2000) Kapitalizm, Kalkınma, Postmodernizm ve İletişim, Ankara: Erk.

Erdoğan, İ (2002) İletişimi Anlamak, Ankara: Erk.

Freud, S (2003) The Uncanny, Penguin, London.

Fontana, B (2005) “The Democratic Philosopher: Rhetoric as Hegemony in Gramsci”, Italian Culture, Volume 23, s. 97-123.

Foucault, M (2002) Toplumu Savunmak Gerekir, (Çev.) Ş Aktaş, İstanbul: Yapı Kredi.

Foucault, M (2005) Seçme Yazılar 2: Özne ve İktidar, (Çev.) F Keskin İstanbul: Ayrıntı.

Gramsci, A (1971) History of the Subaltern Classes: Methodological Criteria, Selections from the Prison Notebooks of Antonio Gramsci, (Der.) (Çev.) Q Hoare, G Nowell Smith, New York: International Publishers.

Hür, A (2006) Dreyfus’ların, Zola’ların Aziz Hatırasına, Radikal [İnternet], 23 Temmuz, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6070, (Erişim 14 Mart 2010).

İnuğur, M N (1982) Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul: Çağlayan.

Jeanneney, J N (1997) Başlangıcından Günümüze Medya Tarihi, (Çev.) E Atuk, İstanbul: Yapı Kredi.

Judaken, J (2006) Jean-Paul Sartre and The Jewish Question: Anti-antisemitism and The Politics of the French Intellectual, Lincoln: University Of Nebraska.

Karahan Uslu, Z (1996) “Siyasal İletişim ve 24 Aralık 1995 Genel Seçimleri”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı:11, Ankara, s.790.

Katz E (1992) On Parenting a Paradigm: Gabriel Tarde’s Agenda for Opinion and Communication Research, International Journal of Public Opinion Research, 4: s. 80–86.

Laclau, E (1977) Politics and Ideology in Marxist Theory, Capitalism, Fascism, Populism, London: Verso.

Latour, B (2001) “Gabriel Tarde and the End of Social”, The Social Question New Bearing in History and the Social Sciences, (Der.) P Joyce,  London: Routledge: 117-132.

Lazzarato, M (2008) “Ekonomi Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji”, Tesmeralsekdiz: Gabriel Tarde, (Der.) E Koyuncu, P B Yalım, C Gündüz, No:3, Ankara: Mattek, s.21-28. 

Lyotard, J F (1994) Postmodern Durum, (Çev.) A Çiğdem, Ankara: Vadi.

Marx, K (1993) Grundrisse: Foundations of The Critique of Political Economy, London: Penguin.   

McNair B (2003) An Introduction to Political Communication, London: Routledge.

Park, R (1972) The Crowd and the Public and other essays, Chicago: University of Chicago Press.

Salmon, L (2005) “Gabriel Tarde and the Dreyfus Affair: Reflections on the Engagement of An Intellectual”, Champ Penal / Penal Field, Nouvelle Revue Internationale de Criminology, Vol: II, http://champpenal.revues.org/7185 (Erişim 11 Mart 2010).

Scwartz, P; Ogilvy J (1979) The Emergent Paradigm: Changing Patterns of Thought and Belief, Menlo Park, CA: SRI International.

Sennett, R (2002) Kamusal İnsanın Çöküşü, (Çev.) S Durak, A Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı.

Spivak, G C (1988) Can the Subaltern Speak?, Marxism and The Interpretation of Culture, (Der.) C Nelson ve L Grossberg, Chicago: University of Illinois Press, s.271-313.

Spivak, G C (2003) A Critique of Postcolonial Reason, Cambridge, London: Harvard University Press.

Spivak, G C (2008) Other Asias, Oxford: Blackwell.

Spivak, G C (2010) “Madun: Gramsci, Guha, Spivak – Gayatri Chakravorty Spivak ile Mülakat”, Post-kolonyal Düşünce Özel Sayısı, Toplumbilim, Sayı: 24, (Der.) E B Yetişkin, Bağlam: İstanbul.

Tarde G (1895) “Les deux elements de la sociologie”, in Etudes de psychologie sociale, Paris: Giard et Briecure.

Tarde, G (1903) The Laws of Imitation, New York: Henry, Holt and Co.

Tarde, G (1969) The Public and The Crowd, On Communication and Social Influence, Selected Papers, (Der.) T Clark, Chicago: University of Chicago Press, s. 227 – 294.

Tarde, G (2000) Social Laws: An Outline of A Sociology, Kitchener: Batoche.

Tarde, G (2004) Monadoloji ve Sosyoloji, (Çev.) Ö. Doğan, Ankara: Öteki.

Williams, R (1982) Dream Worlds: Mass Consumption in The Late Nineteenth Century France, Berkeley, CA: University Of California Press.